IKSV

Sessizliğe Gidenler

SESSİZLİGE GİDENLER


/ İkinci paylaşım savaşının bitiminden tam otuz yıl sonra taşındığım, bu semtin bu bölgesindeki bu güzelim insanların arasına katıldığım için alabildiğine mutlu olduğumu şimdi, ikinci paylaşım savaşının bitiminden tam kırkbeş yıl sonra anlayabildim. Birbirimizden çok şeyler öğrendik, bibirimizi eleştirdik, birbirimize kızdık, önyargılarımız vardı karşılıklı, karşılıklı kadeh tokuşturduk, ortaklaşa üzüntülerimiz oldu, ortaklaşa sevinçlerimiz de. Ortaklaşa akkordlar bitirdiğimiz aynı bantlarda parmak izlerimiz kaldı, seslerimiz de, sözlerimiz de.
Savaşın ne büyük bir felâket olduğunu B a r ı ş ı n ise bunun karşısında dimdik ayakta kalması gerektiğini beraber öğrendik… Bir ulusun, genelleştirilip suçlanmasının yanlış olduğunu hep beraber öğrendik. Hepsi için birer damla göz yaşı dökmek hasretimi gideriyor…/
Alt katta oturan Bay Stefan yine tam zamanında dikilmişti kapının önüne. Elindeki sigarasıyla, bir istasyon önde giden göbeğiyle kaldırımdan geçen tanıdıkları esenliyor, yakalayabildikleriyle arada söyleşiye dalıyordu. Sokağın en eskilerinden di Bay Stefan, ikinci savaş sonrası Macaristan'dan katıldığı Hitler ordusuyla buralara kadar gelerek yerleşmiş bir Nazi hayranı kurbanıydı. Akü fabrikasında çalışırken zamanından önce emekli olmuş. Yine onun gibi savaş anıları, acılarının önünde sürüklenmiş karısıyla her şeyini paylaşarak geriye doğru sayıp duruyorlardı...
Sabah altıda açılan bitişikteki satımevinin ilk alıcısı olma onurunu her zaman korumak için penceresinde sabırsızlıkla beklerken sigara üstüne sigara içer bir dakika bile geç kalınmasına katlanamazdı. Daha kepenkler açılmadan gazeteler dizilmeden torbasıyla satımevinin önünde biter, biralarını tazelerken bir şişe cep votkasını büyük bir özlem ve iştahla dudaklarına götürürdü.
Bay Stefan'ın en yakın dostları "çalışmaz" Polonyalılar ve Yugoslavlar dı. Bu, herhalde iki dili de çok iyi konuşmasından kaynaklanıyordu veya onların da kendisi gibi iyi birer alkol tüketicisi oluşlarından dı arkadaşlıkları.

Bazı akşamlar evine sürekli ellerindeki torbaları içki şişeleriyle dolu bir kaç kişi gelir, günün ilk saatlerine kadar alkol derecesine göre yükselen gürültüler duyulurdu, sesler kesildiği an ya çevredekiler uyumuştur ya da onlar sızmış oluyorlardı.
Stefanların tek oğulları US Amerika’da çalışıyormuş, O’nu hiç kimse tanımıyordu yeni komşulardan. Oğlunun yirmi yıldır oralarda çok güzel bir yaşam içinde olduğunu anlatıyormuş Bayan Stefan, Baba Stefan ise oğlundan hiç bahsetmezmiş, onun "baş düşmanlarının" yanında oluşu onuruna dokunuyormuş.

***

Üst katta oturan Bay Kroll, sabah erkenden gazetesini alırken elindeki paraları sayamıyordu. İlkin cep konyağını yarıya kadar dikip rahatlar, geri kalanını verdiği ara soluktan sonra bitirince titremeleri azalır ve sakinleşmiş olarak yedeklemeleri pantalon kemerine sıkıştırarak elinde bira dolu torbası sessizce yukarıya çıkardı. Bütün bunlar bir kaç dakika içinde olurdu, bu arada satımevinin yeni sahibi Bay Günter ve Bay Kroll hiç konuşmazlardı, her şey bir gün öncekinin tekrarıydı, yeni bir şey eklenmez di.
Bayan KrolI ayakta durabildiği dolaşabildiği, alışverişe çıkabildiği bu günlerde deri çantasıyla satımevine gelir, boş bira şişelerinin yerine yenilirini alırdı sık sık. Evdeki oğluna götürdüğünü söylerdi ikircinleşerek. Bay KrolI'ün aynı markadakilerini yanlışlıkla getirince Bay Günter gülerek uyarırdı, ama Bayan Kroll duymazlıktan gelir tınmaz dı, çünkü Jr. Kroll’de babasıyla aynı marka birayı içiyordu, oysa bu değişik markadakileri Bayan Kroll’ün kendisi için aldığını pekala da biliyordu Bay Günter...
Genç Kroll otuz yaşlarındaydı, anası babasıyla beraber kalıyordu. Akollüyken kullandığı binek arabasıyla bir ağaca çarpmış yanındaki kız arkadaşı ölmüştü. Kendisi de bir kaç ay komada kaldıktan sonra çalışamaz hale gelince işinden de olmuştu. Jr. Kroll şimdilerde sosyal yardım ile geçiniyordu. Sokağa çıkmıyor, zorunlu olduğu zamanlar ise meselâ bankaya biraz para almaya giderken, başı önde hiç kimseye bakmadan, eski arkadaşlarına bile selâm vermeden adeta toplumdan kaçarak süratle işini bitirir, koşarak odasına tekrar kapanırdı. Evde durmadan içer kavga ederdi anası babasıyla, ussal dengesini de yitirmiş deniliyordu.

Anne Kroll beni gördüğü her yerde özür dilerdi yapılan gürültüler için. Uzun uzun oğlunun durumundan bahseder di aynı zamanda, iyileştiğini hattâ çalışabilir durumda olduğunu iddia ederdi. Bu karmaşanın işsiz kalmanın yarattığı bunalımdan kaynaklandığına yakınıp durur du.

***

Bay Stefan gün geçtikçe sararıyordu, gözlerinin içinde de beyaz kalmamıştı artık. Yağışsız havalarda evin önündeki avuç kadar bahçeyle uğraşır, diğer zamanlarda kapının önündeki kuytuya sığınarak çene çalacağı birini yakalamaya çalışırdı. Alkol onun yaşamının bir parçası olmuştu, cebinden hiç ayırmazdı sevgili dostunu, nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin sürgit beraberindeydi. Karı koca her ikisine de alkol yasaktı sağlıkları açısından, Kroll ailesine de. Hepsi birbirlerini kontrol altında tutarlardı sözde, ama göz yummadan da edemezlerdi, çünkü sevapları ortak tı!.. Sıkıyönetim de kâr etmiyor du, kesinlikle bir köşede, şilte altında, tavan arasında, bodrumda, bahçenin hiç beklenmeyen biryerinde öpülmeye koklanmaya, içine sokulmaya hazır sevgililer bulunurdu!.

Akşam evin önüne yaklaşan ilk yardım otosu, sedyeye yatırılmış alt kattaki Bay Stefan'ı alıp götürdü, nefes almakta zorluk çekiyormuş...
Sabah kahvaltısında kapımızı tıklatan aynı kattaki komşumuz Bayan Urban, Bay Stefan'ın artık ciğerlerine hava doldurmaktan vazgeçtiğini anlatıyordu ayak üstü...
Bay Günter Scholz en iyi müşterilerinden birini kaybetmişti, köpeği Lümmel ise kahvaltı sonrası gezintilerini düzenleyen arkadaşını. Bay Stefan'ın eşi yalnızlığını, kaybettiği hayat arkadaşının da yerine içerek doldurmaya çalışıyordu. Üç hafta sonra Bay Stefan'ın kalıtyazısına göre, yakılarak gerçekleştirelecek olan cenaze törenine iki gün kala US Amerika'da ünlü bir haftalık dergide çalışan oğulları da gelmişti. Babasından daha çok şimdi annesine üzülüyordu, ona baktıkça kısa bir süre sonra bir defa daha gelmesinin gerekeceğini düşünüyordu herhalde. ..

Öyle de oldu, altı ay geçmemişti ki götürüldüğü yerden bir daha evine geri getirilmemişti Bayan Stefan da. Oğulları son bir kez daha gelmiş ti, yine yakılarak yapılan törene katılmış ve sonra evde ne kadar eşya varsa, eski yeni demeden çöpe attırtmıştı. Giderken hepimizle vedataştı, içki ve sigara kullanmayan bu yakışık Macar delikalısı için Bayan Urban çok olumlu sözler söylemişti.
Doğduğu günü hatırlıyordu Bayan Urban, Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra FAC den ayrılarak USA'ya göçmüş, "zaten buralan hiç sevmez" miş...

***

Bizim alt kat böylece boşalmış tı. Krol Ailesi yaşlılıklarını , merdivenlerden çıkmakta zorluk çektiklerini öne sürerek üst kattan buraya taşındılar... Hay Allah, uğursuzmudur nedir bu ev ? Ayda iki kez kanının temizlenmesi için Tıp Fakültesine giden Bayan Kroll, haftada ikiye çıkardı filitreyi. İkinci böbreği de işlemiyormuş denildiğine göre. Ardından, buraya ikiyüz kilometre uzaklıktaki bir sahil kentindeki demiryollarında öğretmen olarak çalışan büyük oğullarına kanser tanılaması, eşi ve çocuklarınca “ utandıkları için „ evden kovulmasına yetince nüfus dörtleşmişti aşağıda...

Bu arada iki kaybı bire indimişti bitişikteki satımevinin sahibi Bay Günter, kanserli ikinci Jr. Kroll’de hatırı sayılır bir alkol tüketicisiydi. O da eve kapanmıştı kardeşi gibi, kimi kez kaçamak yapıp satımevinin arkasına geliyor, çok kısa kalıp bir bira , bir kaç taııe minyatürlerden devirip gölge gibi süzülerek kayboluyordu. Gürültü patırtılar eskisinden de beter olmuştu Kroll ailesinin evinde. Bir türlü bitmek bilmiyordu kavgalar, paylaşamadıkları bir şeylerin de olasılığına inanmıyorduk. Beklenmedik uzayan suskunluklar ise bilseme konumu oluyordu komşular arasında.

/ Karalar giyinmiş kara silindir şapkalılar, Iüks bir Mercedes'e kara tabutla yükleyip götürdüler birini altkattan, sabahın alaca karanlığında. Gün, her zamankinden daha fazla kararttı içini insanların. Karaların adamları, görev alışkanhğı rahatlığıyla bu bilmemkaçbininci işlerini bitirmişler, soğıık hava deposunun yolunu tutuyorlardı. Kalanlardaki sessizlik biteviye ağırlaşmıştı havayı, gidenin arkasından takılan olmamış, yalnız kalmışlardı. Doğuma üzülmeyenler, ölüme niçin kederlenip gözyaşı dölerler bilmem.. “İyiki doğdun”diyerek, şampanyalar patlatılırken; nedir bu yüreğin burukluğu şimdi?.../


Cenaze levazımatçılarından evvel kriminal polis gelmişti... böyle mi oluyordu bu işler FAC'de? Önce Bay Kroll'ü düşünmüştük biz de herkes gibi. Yaşlı ve sağlıksızdı Baba Kroll, Anne Kroll de olabilir di, o da yetmişinde olmasına karşın sağlam bir tarafı kalmamıştı...
Bir kaç sonuçsuz girişim tecrübeli yapmış olacak ki, son denemesinde başarıya ulaşmıştı Genç Kroll. Yukarıdaki kalorifer borusuna kendini asarak bunalımlarına, çaresizliklerine son vermişti. Anamalcı Alman toplumunda gözle görülür bir gelişme vardı;
" İşsiz kalan bir babanın, bir annenin çoluk çocuk yaşamdan vazgeçmeleri..."
" Genç karı-kocanın sosyal yardımla geçinemeyeceklerini anlayınca ortak bir kararla, fazla miktarda uyuşturucu alarak... kurtarılamamaları... "
" Eski kazancı elinden alınan ve eşince de terkedilen erkeğin hızla, gelen trenin önüne atlaması sonucu….“
“Emekli bir işçinin yetmeyen gelirine dayanamayarak, gazı açık bırakması ve....“

Gazeteler artık böyle haberleri gına gelindiğinden ve utanç duyduklarından olacak vermez olmuşlardı. Alkol, uluşturucu bağımlılığı ve kendini öldürmeler baş döndürücü bir hızla çoğalıyor, sınıflar arası uçurumlar her gün biraz daha açılıyordu... Ve hiç kimsenin umurunda değildi bu göz kamaştıran sefalet, duyarsızlık içinde boğulup gidiyordu bu insanlar...


Ard arda gelen bu kayıplar semtin başka sokaklarındaki başka evlerde de yaşanıyordu. Yaşlanmış, savaşlarda savaş yokluklarında yıpranmış eskiler göçüp gidiyorlardı. Yeni kuşaklar ise varlık içinde yokluklar hissettirilmeyerek " patates ve lâfla „ besleniyorlardı. Dünyanın dört bir yanını saran açlık yoksulluk anamalcı düzenlerde bir göz dağı olarak medyalarda aralıksız işleniyordu. “ Halinize şükredin / oturun kıçınızın üzerine „ denilmeye getirilerek, tanrının kullarına düzen kulluğu da dayattırılıyordu.

/ Mikadonun çöplerini yiyorlar TV reklamlarındakiler, bedavadan, yiyemeyenlere de salık veriyorlar, tanıtıyorlar. Kedi köpek mamaları, konserve kutularından taze et sote, Macar gulaşı dökülüyor dört ayaklıların önlerine. Bay Günter Scholz'un Lülmmel'i taze dana eti yiyor günde üçyüz gram, dana kemiği yalıyar, domuz ve diğerleri dokunuyormuş. Lüks tüketim malları göz kamaştırıyor, savaş oyuncaklarından oniki silindirli binek arabalarına kadar. Haberlerde, önce silahla beslenen, sonra aç bırakılan halklara havadan çuval çuva, atılan yiyecekler anamalcıların yardım kampanyası olarak bizlerden topladıklarından başka bir şey değildi. Afrika'da bir nehirde sal devrilmiş, timsahlar etleri kalmamış insanları kemiriyorlar... /
“ Yaaa, hep bana yakın oluyor bu işler... " diye bağırıyordu Bay Günter sabah sabah. Çaresiz üzgün bir ton vardı sesinde. Kucağına Lümmel'i almış okşuyor, satışı beraber yapıyorlardı. Gözleri kan çanağına dönmüş, akşam da pek iyi uyuyamamıştı herhalde.
" Dün gece Kroll'ü götürmüşler sayrılarevine…”
“ Aaah, bu kaçıncı ?.. korkma, birkaç güne kalmaz iyi olur döner…”
denildiyse de, kabul etmiyordu birtürlü Bay Günter Scholz.
" Bu sefer ağırmış, gazetesini alırken Bay Urban söyledi, nefes almakta zorluk çekiyormuş. Kaç defa söyledim, madem doktor yasaklamış az iç çok yaşa, fakat o hep çok içip iyi yaşıyorum diyordu. İkinci oğlunun da ölümünden sonra iyice azıttı, bir an evvel, gidenlere yetişmek ister gibi hali vardı… Sabahları ona gazetelerini ve şişelerini vereceğime inanmıyonum artık… "

Evet, haklı çıktı Günter, Bay Kroll, bir daha gazete ve biralarını almaya geri dönmedi. Çok sevdiği kuş ve çocuk seslerini duyamayacaktı artık.

Yalnız kalmıştı Bayan Kroll, evli olan kızı şimdi her akşam uğruyordu eşiyle beraber halini hatırını sormaya. Hastalık sigortası evine genç bir bayan hastabakıcı da göndermişti. Haftada iki gün yine ilkyardım arabası sayrılarevine götürüp getiriyordu onu. Komşularına biralarını, diğer içkilerini de aldırtınca mesele kalmıyordu yaşama bıkmaya. Para da boldu, yemekle bitmez di… Gezmeye alışverişe de çıkamayınca her gün Günter’den de getirttiği dört beş dergiyi okuyarak vakit geçiriyordu…
Alt katta günlük yaşam gürültüleri bitmişti. Arada Bayan Kroll yalnız kalınca telefona sarılıp bizi arar, içkilerini aldırtır ve kızına söylemememizi sıkı sıkı uyarırdı. Artık yürüyemediği için tekerlekli sandalyeyle gezebilen Bayan Kroll, haftada bir gün bakıcısı tarafından dışarıya çıkarılarak yakındaki gömütlüğe gider eşi ve çocuklarını ziyaret ederdi.

Uzun sürmedi sessizliğe gidenlerin arasına katılması Bayan Kroll'ün.. Sırası gelen gidiyordu. Bir gün o da gittiği yerden, evine geriye dönmedi.
Yaşam onsuz, onlarsız da devam edecek ti,
ama katledilmeyen katlettirilmeyen bir dünyada olmalıydı bu,
korkunun değil b a r ı ş ı n kolgezdiği bir dünyada…

İNSAN TAMİR ATÖLYESİ

sana sevda doluyum/bazen bulutlar gelip geçiyor/gölgemden önce ayaklarına,
koştuğum/beklediğim/kaldırımlara bakıyorum bu günden/geride kalmış,
koştuğumuz/beklediğimiz /kaldırımlar/sokaklar/yaşıyor bu gün de/görüyoruz
istemiştik/ve/neyi sevdiğimiz/neyi seveceğimiz/açık artık,
dördümüz yaşıyoruz/birbirimizi/tamamlayarak/bir süre gülücükler/arada gözyaşlarıyla/
avuçlarımız/yüzlerimizde /birbirimizin/az önce fesliğen dokunmuştuk/gözlerimiz yarı açık/ve /içimiz /ısınıyor
...ve/sana sarılıyorum/incecik bedenin/zeytin gözlerin/koca alnın/o güzelim/
uzun kömür saçların/saklıyor beni/içime dolduruyorum/
olanca nefesini/doyumsuyorum/
hüzünlerimle/sevinçlerimle/sarsılıyorsun/
sevdam benim/
... ve bende halâ sen kokuyorsun...

İçinde sigara içmeye kıyamadığım küçük binek otomdan inip, yük yerindeki bavulumu alarak teslim olmaya yollandım.Yanımda eşim yine suratı asık, kendini zorluyordu yürümeye, herzamanki haliydi, bazen hızlanır önde gider, arkamda takılır kalır dı, yanımda bulunmamaya özen gösterir di. Otuz yıldır güldüğünü, mutlu olduğunu belirten bir işaret görememiştim O’nda. Otuz yılda konuştukları dört mektup sayfasını geçmez di. Çalışmaktan arta kalan beraberliklerimizde herzamanki yerine, yorgun, kırgın ve suskun olarak oturur ve ses tonunu unutturmaya çalışır dı. Sorduklarım olursa kızarak ve yüzüme bakmadan cevap verir di, dinlerken de öyle.
Arada, uzun olmayan söyleşilerimizin ortak yanlarını bir türlü bulamıyorduk, inatla her doğruya bir katşıtlık getirir di, siyaha beyaz, beyaza siyah gibi… Tüm tartıştıklarımız ise düzen içindeki yerimizi belirleyememekten kaynaklanıyordu, bunu açıkça ortaya koymasa da anlıyordum. Oysa, ben kırk yıl önce kimlerle ve kimlerin yanında olduğumu, olacağımı yüreğime beynime kazımıştım, biliyordu. Otuz yıldır da yerimiz O’nların arasındaydı. Ben de, O’da çeşitli uluslardan emekçilerle beraber yürüyor, alınterimizle kaynattığımız çorbamıza ekmeğimizi doğruyorduk. Yel götürür, sel süpürür kum üzerine yazmadım sevgimi…


Kalp ve kan dolaşımı kliniğinin kocaman cam kapısı bana yol açıp içeriye aldığında, yanlış bir adrestemiyim diye düşündüm ilkin. Resepsiyonun ardındaki güneş yüzlü iki bayan, gelenlerle ilgileniyor, gidenleri uğurluyorlar dı... nekadar da çok benziyorlardı birbirlerine... ikizlermiydi ?.. gök mavisi gözlerinin içi gülerek karşıladılar beni. Aynı renkteki konutçu giysileri, boyunlarındaki fularları inanılmaz bir uyum sağlıyordu güzelliklerine. Uzattığım çağrılık yeterli olmuştu O’nlar için, doktorumun gönderdiği dosyam benden önce ulaştığından soru-cevaplar kısa kesilmiş ti ne yazık ki...

Duvarlardaki yağlıboya tablolar, boy boy siyah beyaz, aralara serpiştirilmiş renkli fotoğraflar, derinden gelen klasik batı müziği içinde harmanlanırken bir resim galerisinde bulunduğumun varsayımı doğaldı herhalde.
Portrelerin içinde burasıyla ilintisi olamayan kişiler bulunuyordu ;
Marlene Dietrich, Bertolt Brecht, koca dilini şimdi bile içeri sokmamış Albert Einschtein, Maria Callas, ünlü Sovyet baleti Nureyev, Pablo Ruiz Picasso, Salvador Dali gibi sanatçılar, önlerinden geçenlerin selâmlarını alıyorlar dı...

Uzun ve geniş bir koridordan geçerken, ipek baskı olduğunu tahmin ettiğim Van Gogh’un doğa tabloları benim sağlığımı tutup geri getirmişti sanki. Picasso’nun Barış Güvercini “haydi gel sende, güneşe uçalım” diyor du. Seyrine doyamadığım bu görkemli atmosfer beni yarı yolda bırakmış olacak ki, tekerlekli bavulumu çekerek götüren bayan, güneş yüzündeki nazarlık boncuğu gülen gözlerini bana dikmiş ilerde beklerken gördüm.
Eşim ikimizin arasında durmuş “ne anlarsın sen bunlardan gösteriş mi yapıyorsun, hadi yürü de ben de çekip gideyim” der gibi ters ters bana bakıyor du.

Bir üst kata çıktığımızda artık bir klinikte olduğumun farkındaydım. Sırayla dizilmiş kapıların aralarındaki beyaz duvarlarda yine iç rahatlatıcı tablolar asılıydı. Uzun uzun öksürürken, göğüs tahtalarını elleriyle bastırarak, bir aksilik çıkmazsa sayrılık döneminin son iki gününü atlatmaya çalışanlar yatak giysileriyle etrafta dolaşıyorlar dı. Burası işlemce öncesi giriş ve daha sonraları tüm aşamaları atlatma başarısına ulaşanların çıkış kapısıydı...
Beyazlar içindeki sayrıbakıcılar, keklik gibi zıplayarak koşuştururlarken kimisindeki zeytin karası, bazılarının yosun yeşili gözleri sevgi, merhamet ve huzur dağıtıyor du. Ağrılar durduracak uykular getirecek, birkaç damla ilâç bu insan çocuklarının sevgilerinden sonraya kalan gereksinmeler di... Bu güzelim insanlarla, yaşamın bir süresinde beraber olmak unutulmaz anılar bende...

Gülmenin, gülen bir yüzün insanı ne kadar güzelleştirdiğini her zaman düşünmüş, hayâl etmişimdir. Çırılçıplak bir kadın görmektense, gülen dudaklar belki de bir hasretti bende… Hiç yaşamadım böylesi bir cenneti, hatırlamıyorum...

Evimden yüzotuz kilometre uzaklıktaki bu kür yerine gelinceye kadar, göğün ve güneşin seyrek görüldüğü ormanların içinden geçtik. Sık sık teğet seyrettiğimiz köyler birer sayfiye köşeleri gibiydi… Muhteşem bir güzergâh tı, binek otoları, etraftan çıkan traktörler, biçer döverler, askeri araçlar ve diğer taşıtlar bu yolları yıpratamamış tı. Mola vermek için yapılan geniş ve muntazam park yerlerinde, Doğu Avrupa’lı kadınlar, gece gündüz yanan mor ve pembe ışıklı tekerlekli evlerinde, köylü gençlere seks, yaşlılara aşk öğretiyorlarmış para karşılığı. Doğunun, Batıdaki demokrasi özlemlerinden birimiydi yıllar sonra, fikir özgürlüğü, seyahat özgürlüğü ve işte özgürlüklerin özgürlüğü ?...

Şehirlerde beslenmeleri yasak olan ve otuz yıldır seslerine özlem duyduğum horozlar, tavuklar, kaz ve ördekler bir nefes uzakta bizi seyrediyorlar dı.

Ayakları yere yeni yeni basan kuzucuklar, güneşe ısınmışlar düşe kalka kovalamaca oynuyorlar dı, anaları babaları çenelerini soldan sağa, sağdan sola gezdirerek, gece gibi karanlık yıldızsız gözleriyle küçük yaramazları dikkatle izliyorlar dı…

Dokuz yıldır ağrısını sızısını çektiğim, tedavi etmeye çalıştığım kalbim üçüncü kez tekleyince, üç hafta yoğun bakımda bırakıldım. Karanlığı ve soğukluğuna birtürlü alışamadığım, hani bu neredeyse ikinci adresim diyebileceğim kıyınç odasından, vücudumdaki tüm kabloları çıkararak bir an evvel kaçmak istiyordum. Damarlarıma dalıp kalbime dek yoklayarak bir tanı da koyamıyorlardı, çünkü son tekleme kanda iltihaplanmaya neden olmuştu…
Normal hastaların odası bana cennetten bir köşe gibi geldi, yürüyorum, doğal ihtiyaçlarımı kendim karşılıyorum, eşimin ceketimin cebinde unuttuğu sigaramı balkonda dumanlayıp dünyalar benim diyebiliyorum. Üç hafta da burada iltihaplanmayı düşürmeye çalıştılar, nafile…

Dört ay sonra kendiliğinden mi yoksa, mankenliği seçip te acele köşeyi dönmek varken doktor olan bir hanımın denediği ilâcın mı etkisi olmuş tu ne, ayaklarımın üstüne boylu boyunca dikiliverdim…

İşlemce masasında damarlarımı soktuğu tellerle yoklayan Dr. Schmit , şansımın kalmadığını üç damarımın tamamen tıkanmışlığından bahsediyor ve en kısa zamanda ameliyat olmam gerektiğini gayet sakin bir dille anlatıyor du. İyi de ya ameliyat olmazsam, cenaze vakfına da üyeyim, kimseye de yük olmam, ne dersiniz?… Yardımcısı kasığımdaki delikle uğraşırken sağa sola başını sallıyordu, gülümseyerek “yaşamaktan zevk almıyormusun artık ? ” , omuzlarımı silkelemekle yetindim. O’nunla oturup şimdi, ameliyat masasının üzerinde sohbet etmenin ne alemi vardı ki…

İki yataklı bir odaya götürdü beni teslim alan zeytin gözlü, kara kaymak saçlı, elleri son derece bakımlı, güleç yüzlü bakıcı. Koluma girmiş ğöğsümü okşuyor du, gereksinimlerimde çekinmeden yatağımın yanındaki düğmeye basarak, O’nları çağırabileceğimi, ameliyat öncesi hazırlıklarımda da yanımda olacağını anlatıyor du.

Beş yıldızlı otelde hiç kalmadım ama burasıydı herhalde. Televizyon, telefon, balkon, banyo, maroken koltuklar, ceviz ağacından yapılmış büyükçe bir masa… Benim yatağımın tam karşısındaki duvara asılmış yine bir doğa tablosu, çırılçıplak yatıyor, yapanın kim olduğunu bilmiyorum, alt sağ köşedeki imzasını da tanıyamadım… Eşyalarımı yerleştirdi dolaba eşim özenle, giyebilecek miydim acaba ?..
Artık gidebilir di, bakıcıya bildirerek kliniğin bahçesine çıktık, oradan tren istasyonuna taksiyle ulaşacak tı. Ormanın, çiçeklerin ve kelebeklerin arasındaki bir sıraya oturarak bekledik, sigara içerek. İki yapmacık yanak öpücüğü, ses yok soluk yok, güle güle...
O güzelim bahçenin bir köşesinde, çardak altındaki bisiklet garajının yanında öbeklenmiş kadınlı erkekli birkaç insan neşeli neşeli sigaralarını tüttürüyorlar dı. Birçok yerdeki yasak levhaları sınırlandırıyordu zehirlenmeyi... Yanlarına yaklaşıp tanıştığımızda, hepsinin kalp ameliyatından yeni kurtulduklarını anlattılar bana, allandıra ballandıra... Sigaranın tek başına bir belâ olmadığından dolayı bu sevdalarından birtürlü vazgeçmiyorlar mış, ne güzel...

Yarın açık kalp ameliyatı olacağım, O’nun da doğum günü, inşallah uğurlu gelir ve bir daha rahatsız etmemek üzere alır götürürler beni… Hazırlandım, ne yapılması istendiyse yerine getirdim, hattâ bıyıklarımı bile kazıdım, sabahı iple çekerken asistan doktor odama girerek, ameliyatın acillerin gelmesinden dolayı bir gün sonrasına ertelendiğini söyledi... Beklemenin üzerimde gönülgücüme yapacağı sarsıntıyı düşünmüş olacak ki, balkona oturup bir süre sohbet ettik, yıldızlar dökülecekmiş üstümüze bu gece, yarın gece de, niye anlatıyorsa bana, uğur getirir diye mi düşündü. Hiçbir şey etkilemiyordu beni, boşluktaydım. Bir gün daha mı yaşayacağım, olabilir. Islak bir uğultu gözlerimde, güneş terkediyor beni, yarın bir kez daha gelecek karşı dağların arasından... Güz böcekleri şarkılarına başladı, günboyu dinlenmişler di, şimdi yalnız değilim değiller, gittikçe gürleşiyor sesleri, farkındalar O’nları bir dinleyen vardı...

Yıldızlar dökülecekmiş üstümüze, yıldız yağmuru gibi yani, hem de iki gece, genç asistan yarman anlatmıştı az önce. Dua mı etsem, dilekte mi bulunsam, istek mi yoksa. Duyarlar mı duamı, dileğimi, isteğimi?... milyarlarca sessiz seslerin içinden, belki bir kıyakçılık çekerler. Denemekte fayda var, belki tutar...

Bu dünya bitmemiş bana, yeşil yüzlü kadınlar yürüyordu tepeden topuğa beyazlar içinde. Heryan aklara bürünmüş, gökyüzü bile. Yeşil yüzlü kadınlar uçuyorlar, beyaz giysileri bayrak bayrak arkalarında. Gülmüyorlardı, görmüyorlar dı, gözleri yoktu, sesleri de, insan kokuyorlar dı...Gözlerimi açtığımda karşımda dikilen dev adam, iyiliğimi soruyordu, konuşamıyordum. Baş parmaklarımla işaret vermemi istedi, O’da sevindi. Boğazımdan bir boru çıkardı ve ortalık öksürüğümle titremeye başladı, günlerce haftalarca sürecek. Göğsümü ellerimle bastırmamı öneriyordu eşim, aylarca sürecek, O dev adamın yanında...

Balkonda tek başıma oturmuş düşünüyorum, ağrılarımı ve acılarımı değil. Altı saat sürmüş işlemce, banamısın dememişim, duymamışım ki, umurumda bile olmamış. Upuzun bir beyaz geçeneğe girdiğimi hatırlıyorum, narkozu odamda verdirtmiştim, bir de uzaktan uzağa testere sesi... Asistan yarman, son yarım saatine katılmış işlemcenin. Merak etmiş, bu kadar uzamaması gerektiğini düşünmüş, “Üç’le girdin, şef nekadar varsa hepsini temizledi, altı damar değişti, göğsünü ben kapattım, korkma artık bayır yukarı koşabilirsin, yeni doğdun...” diyor du.

Balkonda oturmuş oğlumu bekliyorum, gelmiyor... kızım da... Eşim her gelişinde bir sinir küpü, nedenini, nedenlerini soruyorum... suskun, bir evvelkinden daha da suskun... Kliniğin bahçelerini dolaşıyorum, yeni yetme papatyaları yoluyorum, avuçlarında sıkıyor... bırakıp gidiyor...

Aynaya bakarken ğöğsümü saklıyorum gözlerimden. Kesilmiş göğüs tahtasında ince pembe bir çizgi, altında hortumların girip çıktığı yerlerin kızartıları. Sol bacağım topuktan kasığa dek alınmış damarın mor gölgesi, bakmıyorum duş alırken bile. Karşımda otus kırk metre yükseklikteki genç ağaçlar, yaşlılarını kucaklayıp bir orman gibi olmuşlar, gökyüzüne umut dağıtıyorlar, ellerimi uzatıyorum bir umut ta bana diyorum...

Neyi düşünüyorum ?.. kafamın içinde sorular dolaşıyor, birbirlerini kovalayarak. Otuziki yıllık geçmişte neler yaşadık ta birbirimize veya benim size en fazla ihtiyacımız olduğu bu günlerde kara bulutlar dolaşıyor tepemizde?.. Eksik kalan, yanlış yapılan birşey, birşeyler mi var dı?... Otuziki yıl duvar mı örmüştük aramıza biz, hergün bir taş dizerek yanyana, üstüste ?... Hüzün biryerimize yer etmiş, gitmiyor...

Yeni doğmuşum, bayır yukarı koşuyorum...




















seninle


bahar kokusu çıkmaz
saçlarından
kokladıkça doyuyorum
ana
olmuştun
dünden biliyorum
ellerin
nasıl yüklü
ellerin
sevda yüklü
yanıyor
ayakların
yürümüşsün
dünden biliyorum
alev dalamış
yolumuzu
bıkmamışsın
durmamışsın
güneş
terlemiş
yüzünde
yağmur dolmuş
gözlerine
güzelim benim
dünden biliyorum.....


Nurettin Kurtuluş (Stöcken 2002)















gelecekten
nereden alıştırdın beni
dünyayı bu kadar güzel
sevmeye
haydi bu güne de
tangoyla girelim
ne dersin
akordeon ve keman
seslerinin köpüğünde yüzdüğü
arjantin biraları yanımızda,
dostlar sarmış çevremizi
binlerce köşesinden
ülkemin yeryüzünün
sanki
O’nlar değil
bunca yılın kahrını çekmiş
türkü söylüyor dans ediyorlar,
bir elim omuzunda
avuçlarım terliyor
sıcaklığına
ak saçlarımıza dalmışlar
arada
kıskanıyorlar,
düzenin bizi tüketmesine
yol vermediğimiz
şimdi bizim olan
geniş upuzun akşamlarda
ıslak ve karanlık
parke taşlarına sıralanmış
taksiler boşuna bekler
biz yorulmaya inat
ve
büyük taksim tepesinde
küfürün yumruğun
sesi kaybolan
insan dolu gece yarılarında
hırçın çocuklar gibi
şarkılar söylüyoruz
ve
acıyı yemiş acıları yenmiş
kurşun yaraları bir yerlerimizde
korkmadan
yürüyoruz...

Nurettin Kurtuluş (Dikili 1992)




Gönderen : Nurettin KURTULUŞ - 11.11.2005 - 00:17



Yorumlar   




Oyun Tekstleri Kategorisindeki Diğer Sayfalar   



 
    Oyun Tekstleri

    Anasayfa
    Haberler
    Kültür Sanat
    Sinema - Tv
    Kitap - Dergi
    Müzik - Konser
    Tiyatro
    Tiyatro Tarihi
    Oyun Tekstleri
    Çocuk Oyunları
    Lirik Tiyatro
    Köşe Yazıları
    Röportajlar
    Tiyatro Toplulukları
    Sahneler - Salonlar
    Ajanslar - Firmalar
    Linkler
    Site Haritası
    İletişim
    Forum
    Üye Ol
    Cast Üyelik

   TV İzlenme Oranları
TV İzlenme İstatistikleri 15.05.2008

1 KURTLAR VADISI PU
1 KURTLAR VADISI PU
2 ANNEM
2 KAVAK YELLERI
3 KAVAK YELLERI
3 PARMAKLIKLAR ARDI
4 PARMAKLIKLAR ARDI
4 SINAN CETIN'LE FE
5 SINAN CETIN'LE FE
5 ESREF SAATI

   Faruk KARAÇAY
 Faruk KARAÇAY - Yıkımlar İçin

   Anket
En İyi Haber Kanalı Sizce Hangisi

  CNN TÜRK
  NTV
  SKY TÜRK
  HABER TÜRK
  KANAL TÜRK



   Tiyatro Yarışması




Anasayfa | Bize Katılın | Şifremi Unuttum | Linkler | Site Haritası | İletişim