Öğretmenim
Canım Benim
(Bu öykü/oyun; öğretmenliğe ilk başladığım yıllarda, Urfa’da eğitim/öğretim camiasında şahit olduğum ‘ilginç’ ve de bazı ‘tiksinç’ olayları anlatır! Oyun, büyük ölçüde hayali olmakla beraber, yer yer birebir gerçektir.)
Karamizah
2 Perde
*
Mustafa ACAR
(musar63@hotmail.com)
Bu ülkenin, bütün hayatını, hiçbir maddi çıkar gözetmeden öğrencilerine vakfetmiş
mukaddes varlıklarına...
Kişiler:
Kıdemli öğretmen: Orta yaşlarda, rahat tavırlı bir öğretmen.
Stajyer: Genç, idealist öğretmen.
Büyük Müdür: Lakayd bir müdür.
Büyük Müdürün Arkadaşı: Müdürün arkadaşı. Duyarsız.
Yardımcı: Büyük Müdürün yardımcısı.
Müfettiş: Sözde müfettiş.
Okul Müdiresi: Duruma göre davranan. İkiyüzlü.
Müdür Yardımcısı: Okul Müdür Yardımcısı.
Nuray hanım: Lakayd öğretmen.
Seval hanım: Lakayd öğretmen.
Tülin hanım: Lakayd öğretmen.
Ayşen hanım: Lakayd öğretmen.
Abdurrahman bey: Zayıf, çelimsiz bir Urfalı öğretmen.
Muhittin bey: Tarih öğretmeni. ‘Atatürkçü’.
Aziz bey: Pazarlamacı öğretmen. Yağcı.
Melek hanım: 24 Kasımcı öğretmen.
Lale hanım: İşveli öğretmen.
Abdülbaki: Kendinden emin bir öğretmen.
Bayan Öğretmen: Ta’ciz mağduru.
Ali bey: Gerçek öğretmen.
Mehmet bey: Üçkağıtçı öğretmen. Lale hanıma kur yapar.
Sait bey: Dersaneci öğretmen.
Celal bey: İşadamı, dersaneci öğretmen.
Bir sendikacı: Öğretmenleri örgütlemeye çalışır.
Bir darbukacı: Sendikacıya eşlik eder.
Dansöz: Sendikacıya eşlik eder.
1. Öğrenci:
Sibel (Öğrenci)
Meral(Öğrenci)
Nuri(Öğrenci)
Bülent(Öğrenci)
Muhbir öğrenci (Vedat)
Odacı
Perde 1
Sahne üçe bölünmüştür: 1. Kısım, (sahnenin ortası) öğretmenler odası. 2. Kısım, (sol taraf) sınıf. 3. kısım, (sağ taraf) Büyük Müdürün odası.
Öğretmenler odası fonunda, Mustafa Kemal’in bir özdeyişi: “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!”
Üstte “Öğretme—nler odası” şeklinde bir levha. Yanında nazar boncuğu asılıdır.
Sahne 1
Oyun, ‘Öğretmen Marşı’yla başlar:
Öğretmenler girer ve seyirciye dönük olarak, abartılı bir ciddiyet içerisinde marşı okumaya başlarlar.
Ancak marşın ortasına gelindiğinde sıkılır, oynamaya başlarlar.
Zilin çalmasıyla herkes dağılır.
Müzikle öğrenciler koşturarak sıralarına otururlar. Sevinçli ve hareketlidirler. Bu kısım kararır. Öğretmenler odası aydınlanır: Ali bey masada kitap okumaktadır. Bir öğretmen (Kıdemli Öğretmen) esneye gerine girer ve oturur. Diğer öğretmen de (Aziz bey) aynı şekilde girer. Kıdemli öğretmen uyuklamaya başlar. Zaman zaman birilerinin girmesiyle irkilerek uyanacak, sonra yeniden uyuyacaktır.
Abdurrahman bey girer. Elinde bir yemek tepsisi vardır. Tepsiyi yanına indirip tütün tabakasını çıkarır ve sigara sarmaya başlar.
İçeri bir öğrenci (Selim) girer, Ali beye yönelir.
1. Öğrenci: Beni çağırmışsınız hocam?
Ali bey: Ha, Selim... Sana kitap getirdim canım. Şunları okursan faydasını görürsün.
1. Öğrenci: Teşekkür ederim hocam, sağolun!
Ali bey: (Tebessümle) Bakalım bu sefer kaç günde bitecek?
1. Öğrenci: (Kitabın cildine bakarak tebessümle) Herhalde üç günde biter.
Ali bey: Hadi bakalım.
1. Öğrenci: Dersiniz bize hocam; isterseniz çantanızı götüreyim?
Ali bey: Teşekkür ederim, ben götürürüm. Arkadaşlarına sor bakalım, o verdiğim kitaplar okunduysa, toplayalım; diğer sınıfa dağıtacağım çünkü.
1. Öğrenci. Tamam hocam.
(Çıkacakken Abdurrahman bey çağırır.)
Abdurrahman bey: Hele gel bırya la, adiy ne seni?
1. Öğrenci: Selim...
Abdurrahman bey: Bellı; halim-selim bi adama benziysen zatana! Bı tepsiyı al, fırına götür.
1. Öğrenci: Tamam hocam. (Tepsiyi alır.)
Abdurrahman bey: Şatıra adımı söyle, yandırmasın. Söyle bah geçen sefer altı ham, üstü köz olmıştı; bı sefer de öyle yaparsay Allahma erziyızı baciyızı...
1. Öğrenci: Ben onu yapamam hocam...
Abdurrahman bey: Sen yapmıyacahsan oğlım; ben yapacağam! Sözde mektebe gidiysen. Yarın bi tenesı siye anayı arvadi böyle böyle edım dese, demah böyle inek kimin sıfatına bahacahsan... İnkılabiyza kim giriy sizın?
1. Öğrenci: Muhittin bey.
Abdurrahman bey: Ben girecahtım ki... De yerı götür bını, yerı! Eyno he vallahi!
(Selim tepsiyi alarak çıkarken) Övle vahtı getirecahsan, unıtma! (Öğrencinin arkasından) Zeğel oğlı zeğel... (Aziz beye) Bi de derler talebeler niye eyi yetişmiy. Sistem pozıh! (Tabakasını çıkarıp sigara sarmaya başlar.)
Ali bey: Nesi bozuk sistemin?
Abdurrahman bey: Görmi mısen; enikler okıla geliyler, bilgi sahebı olmağa, hamma haysiyet sahebı olamiylar! Temsil fırınçı gensine ana-arvat küfretse...
Ali bey: Abdurrahman bey, Allah aşkına... Fırıncı ne diye küfrediyo!
Abdurrahman bey: Ne bilyem! Siye kalsa gidersen diyalektigini hallahopını araştırırsan. Acebe bu adam niye küfrettı! Zatana bı talebelerin böyle olmağında seni de günahiy var. Uşahlara kitap ohıdiysan izzetnefslerı kalmiy!
Aziz bey: (Abartılı bir esnemeyle) Bu konuda sana hak veriyorum Abdurrahman bey! Çocuklara bu yaşta kitap neyin okutmamalı. Sonra hayattan kopuyolar.
Abdurrahman bey: Gece beşik mı salladi oğlım, nedir, erzele iti kimin ağziy açiysan.
Aziz bey: Uykusuzum ya... Çalışmaktan...
Sait bey girer.
Sait bey: (Bezgin bir sesle) Günaydın!
Aziz bey:(Aynı bezginlikle) Günaydın! Günaydın!
Sait Bey: (Abdurrahman beye) Sabah sabah kaçak (=tütün) sardığına göre sağlam götürmüşsün!
Abdurrahman bey: Ne deyisen la sensiye?
Sait bey: Kaçak sardığına göre kahvaltıyı sağlam yapmışsın dedim?
Abdurrahman: E, he!
Sait Bey: Dur, tahmin edeyim; tirit?
Abdurrahman: Yoh, bilemediy!
Sait Bey: Bal-kaymak?
Abdurrahman: Cigere (=ciğer kebabına) vurdım bı sebbeh! Gerçi uşahlar ölü balcannan isod atmışlardı fırına, hama benım canım çekmedı.
Sait bey: Ne atmışlardı fırına?
Abdurrahman bey: Ölü balcannan isot...
Sait Bey: İsot yaşıyor muydu o esnada?
Abdurrahman: (Saldırmak için kalkar.) Bennen zavıklani mısan (= benimle alay mı ediyorsun) vülan!
Aziz bey: (Araya girerek) Canım sen de hemen alevlenme! Adam şaka yapıyor!
Abdurrahman: Eyno he vallahi!
Sait bey: Tamam be! İki laflayalım dedik, burnumuzdan getirdin! Zaten uykum var... (Esner)
Aziz bey: Senin de mi!
Sait bey: Sıcak yatağı bırakıp geldik! Ulan iş mi bu be! Sabah ilk saate ders koyuyo! Hayır, dersanede çalıştığımı biliyorsun, insan bi güzellik yapar, yardımcı olur! Değil mi! Elinden gelse, sahurdan başlatır dersleri! Hay ben senin gibi müdürün...
Abdurrahman bey: (Kızgınlıkla) Hop hop!
Sait bey: Canım sana mı söylüyom ben; müdüre diyorum!
Abdurrahman bey: Olsun; benım yanımda söyleme, angut!
Aziz bey: (Sait beye) Ya tamam da; senin patron, müdüre hanımın kocası değil mi?
Sait bey: Kocası tabii... Burda kendisi patron, dersanede kocası...
Aziz bey: (Sait beye) Nasıl, iyi kazanıyor musun bari!
Sait bey: Allaha bin şükür! Gerçi yükü ağır; anam ağlıyo şerefsizim. Bi de üstüne fırça yemesi var...
Aziz bey: Nasıl fırça?
Sait bey: Ya, dersane sahibi kimin nasıl çalıştığına bakıyo. Kim daha çok öğrenci ayarlarsa, onu tutuyo! Sen de öğrenci peşinde koşturmak zorunda kalıyon.
Aziz bey: Senin öğrencilerle aran iyi ama.
Sait bey: İyi iyi... Fakat rakipler rahat vermiyo ki... Geçen iki öğrenci ayarladım, ertesi gün gelip kayıt yaptıracaklar...
Aziz bey: Geldiler mi?
Sait bey: Nerdeee! Meğer bizim Celal şerefsizi kapmış ikisini de!
Aziz bey: Hadi ya?
Sait bey: Sen kalk gece vakti çocukların evlerine git. Elinde de iki kilo tulumba...
Aziz bey: Yapma ya? E, o zaman durumun pek içaçıcı değil?
Sait bey: Olur mu canım; dersane olmasa, maaşla aç kalırdım namussuzum! Bu ay, arabayı değiştireceğim işte!
Aziz bey: Ne marka alıcan?
Sait bey: Ya benim bi bacanak var, kendisi öğretmen de bu araba işini yapıyor! Arada uğruyorum biliyon mu! Geçen söylediydim, şöyle iyi bir şey olursa haberim olsun diye! İşte, bi Opel düşürmüş. İkinci el ama, sıfır gibi!
Aziz bey: Yav, benim için de baksana; önümüzdeki ay, firma prim verecek ; bi Şahin alayım diyorum?
Sait bey: Olur, bakarım. Senin firma hangisiydi?
Aziz bey: Hani şu tekstil işi yapan şirket vardı ya, çorap, kazak falan…
Sait bey: Haa, tamam tamam. Benim birader de o işi yapıyo.
Aziz bey: Şu, yeni öğretmen olan?
Sait bey: Hı. Geçen, zengin bi tekstilciyle tanışmış; adama durumunu anlatmış. Adam, halden anlayan biriymiş; okuldan sonra gel yanımda çalış demiş. Bizimki biraz tiyatrocudur biliyon mu, olayı abartmış şerefsiz. Sen de işe girerken aynısını yapmışındır?
Aziz bey: Yok, ben olduğu gibi anlattım.
Sait bey: İşte şimdi hem öğretmenlik, hem pazarlama... durumu gayet iyi. Bu işte iyi para varmış yalnız?
Aziz bey: E, akmasa da damlıyo diyelim!
Sait bey: Gözümüz yok oğlum, Allah ziyade etsin!
Aziz bey: Cümlemizinkini.
Ali bey: Allah gözünüzü doyursun. Gidip el kapılarında sürünüyorsunuz ya, helal olsun size! Öğretmenlik mesleğinin bi haysiyeti yok mu sizce?
Aziz bey: (Sait beye) Yani bu lafı bi tek öğretmenlere ederler ya, çıldırıyorum şerefsizim. Doktoru para kazanırken iyi, mühendisi kazanırken iyi, biz başka iş tutsak hemen, onurdur, haysiyettir, carttır-curttur...
Ali bey: Öğretmenlikle diğer meslekleri bir mi tutuyorsunuz? Öğretmenlik...
(Aziz beyle Sait bey, Ali beyle aynı anda konuşurlar. Ali beyin ne diyeceğini ezberlemişlerdir artık.)
Ali bey/Sait bey/Aziz bey: Fedakarlık, cefakarlık, vefakarlık isteyen kutsal bir meslektir.
(Sait beyle Aziz bey, Ali beye gülerler.)
Sait bey: Yav artık bize de ezberlettin bu lafları Ali bey! Alem adamsın şerefsizim!
Aziz bey: Yani, devlet bizi yeterince doyursa, (Sait beye) değil mi ama?
Ali bey: Anlamadım, devlet sizi aç mı bırakmış?
Sait bey: (Şakayla karışık) Açız tabii; Abdurrahman bey gibi her gün kebap-kadayıf yiyemiyoruz!
Abdurrahman bey: Yiyemezsiz tebii oğlım. Sizde o gö.... ziyz kesiy mı; hangiyiz iki porsiyon kuşbaşıdan soyna bi sini kadayıfı iç edebilır? He? Hade?
Aziz bey: Kebap, üstüne de bi tepsi kadayıf? Sen yiyebiliyor musun bu dediğini?
Abdurrahman bey: Yiyem, aynı böyle üstüne şurubunı da içiyem.
Sait bey: İnanmıyorum! Hem de bu kalıpla?
Abdurrahman bey: De’va kelıpte degil kevvo he valla; ürekte ürekte...
Ali bey: Evet, yürekte... Bence siz, ne kadar kazanırsanız kazanın...
Sait bey: Yav bırak şimdi nutuk çekmeyi... Sabah sabah... (Abdurrahman beye) Saatin kaça geliyo Abdurrahman bey?
Abdurrahman bey: Saadım kaça geliy? (Kızgınlıkla ağır ağır yerinden kalkar.) Şindı biye mı söledi bı kelimeyı?
Sait bey: (Korkarak kendi kendine) Ulan ne bok yedik gene! (Abdurrahman beye) Evet, yani hayır, nasıl ya, kim, ne zaman…
Abdurrahman bey: (Sait beyin üstüne yürür.) Benım öyle kelimelerden huylandığımı bilmi mısen vülan? He? Bi şe mı demah istisen oğlım? Kaçma!
Aziz bey: Ne demek isteyebilir ki Abdurrahman bey, lütfen ya!
Abdurrahman bey: Yanı demah istisen ki, seedi biye kaça patlar, ele mı? Gel göstedım siye, gel, niye kaçisan?
Sait bey: Hı? Nası ya! Alt tarafı bi saat ya...
Abdurrahman bey: Vüla niye ben... (saldırır) gavvat he vallahi, seni feriştahi…
Ali bey: (Araya girmeye çalışarak) Abdurrahman bey, öğretmenliğe yakışmaz, örnek olmamız lazım bizim!
Aziz bey: Yav, yanlış anladın, Abdurrahman bey, sana yakışmaz; bak ben duydum, saati sordu sadece!
Abdurrahman bey: Siye sorsun!
Aziz bey: Tamam, (Sait beye) bana sor sen de, ne diye bu hı... (‘hıyara’ diyecekken toparlar) Abdurrahman beye soruyorsun canım!
Sait bey: Tamam. Saatin kaça geliyor Aziz bey?
Aziz bey: (Abdurrahman beye) Bak sordu işte; hani bi şey oldu mu?
Abdurrahman bey: Get aynada rengiye bah, aynı leymun kimin oldiy Allahma!
Aziz bey: (Yüzünü eller.) Hadi ya? (Çıkar.)
Sait bey: Vazgeçtim saatten-maatten! Aman be! Sabah sabah, ne günahım vardı, çattık belaya! (Çıkar.)
Müzik.
Sahne 2
İçeri dört bayan öğretmen (Seval, Nuray, Ayşen, Tülin) pikniğe gidiyormuşcasına, kırmızı şapkalı kız gibi ‘laylaylom’ edasıyla girerler. Danstan yorulunca otururlar.
Seval: Ay çok yorulduk kızlar! Koşmak, oynamak ne güzel, hayat ne tatlı, di mi arkadaşlar? Ayşen: Evet, iyi ki öğretmen olduk. Biraz dinlendikten sonra al satarım bal satarım da oynayalım mı kızlar?
Nuray: Olur. Bu saat dersiniz yok mu ki?
Tülin: Vaaar! Bi saat de girmeyiveririz, n’olmuş yani!
Nuray: Hiç!
Ayşen: Benim yok gerçi; belki pilan yaparım diye geldim!
Seval: Sonra yaparız ay, sırası mı şimdi pilanın; ne güzel eğleniyoz işte!
Nuray: Evet evet. Boş ver pilanı-milanı; midem kaldırmıyo valla; biz pasta yiyelim! (Gülüşmeler.)
Ayşen: Milan dedin de, dün akşam maçı seyrettiniz mi? Ay muhteşemdi...
Seval; Sorma şekerim; dün gece çatkapı misafir geldi eve; bizim Gönül’le kocası... Aksi gibi kocası entel-dantel bi adam, maç sevmiyo diye bize de izletmedi. Üstüne bi sürü de laf... Yok, futbol kitlelerin afyonuymuş da, yok faşizm fiesta demekmiş de... Fiesta ne demekse...
Tülin: Boşverin fiestayı miestayı; bakın ben kahvaltılık bişeyler de getirdim! Hem atıştırır, hem laflaşırız!
Ayşen: Benim yanımda da kurabiye var!
Seval: Kendin mi yaptın, hazır mı aldın?
Ayşen: Kendim yaptım kendim! Benimki kurabiyeye bayılır. Haftada bir mutlaka ister. Ben zaten pastanelerden hayatta bir şey almam!
Nuray: Ben de almam! Alsam benimki kıyameti koparır.
Ayşen: Benimki de...
Nuray: Aklıma ne geldi kızlar; bahar gelse de bi piknik yapsak, şimdi böyle çıkarınca canım pikniğe gitmek istedi.
Ayşen: Evet ya, hakkaten çok özledim piknik olaylarını.
Seval: (Gülerek) E, ona bakarsan, biz burda her gün piknik yapıyoruz!
Tülin: Kız tamam da; piknikte herşeyi öğrenciler getiriyo; ne güzel bize de atıştırmak kalıyo. Ortalık toplama derdi yok; yemek yapma zahmeti yok...
Nuray: Gel keyfim gel. Öğrencilerin en çok sevdiğim yanı bu işte!
Ayşen: Bazen düşünüyorum da, öğretmen olmasaydık, böyle bir ortamı hayatta bulamazdık! Ne güzel, arkadaşlarla her gün buluşup eğleniyoz, laflıyoz, değil mi ama!
Tülin: Doğru valla! Bir de derse girmek olmasa! Daha güzel olacaktı!
Ayşen: Orası öyle; ama ben derste de atıştırıyorum! Öğrencileri tembih etmişim; hergün birisi bişeyler getiriyo! (Seval’e) Sen niye yemiyorsun kız!
Seval: Ay ben rejimdeyim gene! (Göbeğini gösterir) Baksana, su içsem yarıyor!
Nuray: Aman sen de! Rejim rejim, nereye kadar kız! Boş ver ye ye! Alan almış, satan satmış zaten! Kime beğendirecen kendini bu saatten sonra!
Seval: Valla benimki şart koştu! Elli kiloya inmezsen, benden günah gider, dedi!
Nuray: Ne yani, seni boşayıp başka birini mi bulacakmış!
Seval: Benimkini bilmezsiniz, bir şeyi kafasına koydu mu illa ki yapar!
Ayşen: (Şaşar) Yok kız, şaka yapmıştır şaka!
Nuray: Böyle şaka olur mu canım, düpedüz tehdit etmiş köpek!
Seval: Ağzını topla, cart diye yırtarım bak!
Nuray: Aaa, buna da yaranılmıyo ayol! Sana mı dedim!
Seval: Olsun. Benim kocam o!
Nuray: Yarın öbürgün üstüne kuma getirsin de o zaman konuşurum seninle!
Seval: Getirirse getirsin! Benim kocam!
Sait bey girer.
Nuray: İyi iyi; git hayrını gör!
Ayşen: Bırakın hele kavgayı kızlar! (Seval’e) Bak ne diycem; benim gibi korse taksana sen de! Ne güzel dümdüz olursun valla!
Seval: Ya saçmalama be; gece ne yapıcam peki?
Ayşen: Sahi, onu düşünmemiştim bak!
Müzik.
Sahne 3
Mehmet bey girer.
Mehmet bey: Günaydın millet! (Belli belirsiz ‘günaydın’sesleri. Ali beyi farkeder.) Sabah sabah gene kaptırmışsın Ali bey! (Kitabı alır.) Bu sefer ne okuyorsun? ‘Sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır’ Hep böyle mi gidiyor bu kitap? Vatan, matan... Resim yok mu içinde?
Ali bey: Yok canım yok; ver şunu!
Mehmet bey: Sende Teksas var mı? O hani kızılderililer tuzak kuruyor kendisine, Konyakçı gelip kurtarıyor kendisini; ne komik adam değil mi! Gerçi bence O, Tommiks’in adamıydı... Yoksa Kızılmaske miydi! Karıştırırım tabii; yıllardır okumuyoruz ki! Halbuki eskiden var ya, bi günde üç-dört kitap biterdi şerefsizim! Bu öğretmenlik bütün okuma alışkanlığımızı öldürdü anasını satiym.
Ali bey: Ya ya... Şu kitabı aliym yalnız!
Mehmet bey: Ali bey? Sınıfta bu kitap mevzusunu açsam, hesap cetvelimde hafif bi yükseliş olur değil mi? Biliyorsun, enikler beni fazla hesaba almıyorlar...
Ali bey: (‘Lahavle’ çekip Mehmet beyin elindeki kitabı alır.) Ver şunu ya, ver.
Mehmet bey: Ne kızıyorsun yav; biliyorsundur diye sana soru sorduk!
Aziz bey: (Sait beyle Kıdemli öğretmeni göstererek) Mehmet bey, şunların uykusunu açacak bi mevzun yok mu! Anlat da uyansınlar!
Mehmet bey: Ooo! Bizde mevzudan bol ne var! (Sait beye) Dinle bak şimdi! Bi gün yine askerdeyim... (Sait beyin dinlemediğini görünce) E, niye dinlemisen? Madam dinlemisen, ben de aynatmıyorum o zaman!
Sait bey: Ben derse giriyorum. Hadi eyvallah!
Mehmet bey: Tamam get,
Aziz bey: Sen bana anlat! Gerçi ben o mevzuyu biliyorum! Karşıdan albay geliyordu, değil mi!
Mehmet bey: He? Yok oğlum bu değişik! Bak şimdi (Kalkıp gösterir) Bi gün askerde, öööyle, dalmış yürüyorum. Elimde sigaram! Bak böyle! (Havaya bakıp ıslık çalarak yürür) Demek ki, karşıdan albay geliyormuş! Görmemişim!
Aziz bey: Ya, bak; ben biliyordum!
Mehmet bey: Biliyordun? Yanında kim vardı peki?
Aziz bey: Nöbetçi yüzbaşı?
Mehmet bey: Yoh!
Aziz bey: Yarbay?
Mehmet bey: I-ıh! Bu sefer yanında kızı vardı! Hem de çip-lak!
Aziz bey: Sallama be! Babasının yanında nasıl çıplak dolaşıyor!
Mehmet bey: Emin ol! Kız böyle bürüklenmiş, hamma altı çiplak!
Aziz bey: (Heyecanlanır.)Yapma be! Anlat hele!
Mehmet bey: Neyse, bu albay karşıdan geliyor ya. Yanında da kızı. Kızı biye birazım kesikti o vahıtlar, biliyon mu! Ben bööle elimde sigara yürüyorum, bak beeele... (elinde sigaranın olmadığını farkedince) bi sigaran var mı?
Aziz bey: (‘La havle’ çekerek uzatır.) Gene her zamanki hareketini yaptın ya, helal olsun...
Mehmet bey: Yoh ben seni üçün deyem taman. O zaman aynatmiyım ağam... Neyse, bi baktım albay burnumun dibine çiyn (=kadar) gelmiş! Ben daha cığaramı yandıracağam... Bi bahtım çıngırlavı kimin bi ses; “asteğmeeeennn!”
Aziz bey: Hemen söndür sigarayı söndür...
Mehmet bey: Yoh lo; karabaş yapti mı o cığaranın ne dadı kaliy. Ben böyle ağır ağır döndüm, şimdi O bekliyor ki, ben böyle hazırolda bi vaziyette; ‘emret komutanım’ diyecem. Ben! Bak, Allah seni inandırsın, ben aynen böyle (albayı küçümseyen bir bakışla); “ne var len, ne bağırıyorsun kulağımın tözünde! Çekil şurdan çekil!”
Aziz bey: Salla...
Mehmet bey: Sallamadım... Herif (işaret parmağının ucunu gösterir) bu kadar oldu Allahvekil... O sırada sen asıl kızını görecektin bana bakarken. Nasıl mayıştı biliyon mu! Ha böyle bak: (Kızın baygın bakışını taklit eder. Aziz bey ‘hadi len!’ deyip kendi işiyle meşgul olur. Bu sırada içeri Lale hanım girer. Mehmet beyin bakışı Lale hanımda devam eder. Lale hanım oldukça şık giyimlidir. Endamla yürür. Herkese ‘günaydın’ der. Diğer bayanların yanına oturmaz. Onlar yeni geleni süzer ve çekiştirirler. Elinde bir magazin dergisiyle Aziz beyin yanına geçer. Tam oturacakken...)
Mehmet bey: Lale hanım, orda, geçen bi toplu iğne görmüştüm.
Lale hanım: (Korkuyla sıçrar.) Ay, ay!
Mehmet bey: Siz şuraya (yanındaki sandalyeyi gösterir.) geçin en iyisi! Ama önce ben bi kontrol edeyim de. Bunda da olabilir çünkü! (Koltuğa oturup sürtünerek iğne olup olmadığını kontrol eder.) Yok. Tamam oturabilirsiniz.
Lale hanım: Nezaketiniz için teşekkür ederim Mehmet bey!
Mehmet bey: Bişey değil! Aslında nezaketle biz ikiz gibiyizdir Lale hanım. Aynı anda doğduk diyebilirim!
Lale hanım: Kim?
Mehmet bey: Biz.
Lale hanım: Kiminle?
Mehmet bey: Nezaketle canım!
Lale hanım: Nasıl yani?
Mehmet bey: (Hayranlıkla) Yav sen anlamayınca daha bir güzelleşiyorsun sanki!
Lale hanım: Ne kadar naziksiniz! Teşekkür ederim!
Mehmet bey: (Yılışır) Ben de etmek istiyorum!
Lale hanım: Neyi? E, ama böyle yanaşıyorsunuz, nasıl olur bilmem ki! Ya bi gören olursa, biliyorsunuz etraftan...
Mehmet bey: Bi şey olmaz le Sidika, niye ni yapiyoruz ki...
Lale hanım: (Şaşırır) Ne? Sidika mı? Asıl adımı nerden öğrendiniz?
Mehmet bey: He? O günü çantay açık kalmıştı, öyle gözüme iliştı! Hamma bahmadım!
Lale hanım: Çok kabasınız Mehmet bey!
Mehmet bey: Beyahtan çok naziksin deyidi taman?
Lale hanım: Bi genç kızın çantası öyle ulu-orta kurcalanmaz!
Mehmet bey: Genç kız? Bahiyam kuzılarnan kırpılıyorsınız?
Lale hanım: (Panikle) Yoksa yaşımı da mı öğrendiniz?
Mehmet bey: He? Yoh, öğrenmedim. İsmiyın altında yaziydı, hamma bahmadım.
Lale hanım: İnanmıyorum?
Mehmet bey: Rebbime ki!
Lale hanım: (Ağlamaklı) Ama memur fazla yazmış; n’apabilirim ki...
Mehmet bey: E, me’mur, hadi bi yaş fazla yazsın, orda altı yaş fazla görünüyor?
Lale hanım: Ama benim evrakımı altı memur doldurmuş... Her biri bi yaş ekleyince...
(Lale ağlamaya başlar. Mehmet bey panikler.)
Mehmet: Sidika hanım, yani Lale hanım, kendini üzme le. (Kendi kendine) İş tam randımana binmıştı, poh ettıh sanki! Sidika, Lale? Bacım?
Lale hanım: (Ağlar) N’olur kimseye söylemeyin! N’olur!
Mehmet: Yav Allahvekil söylemem, Lale hanım!
Lale hanım: Lütfen, yalvarıyorum. Ne isterseniz yaparım! N’olur!
Mehmet bey: (Birdenbire hinleşir.) Ne istersem?
Lale hanım: N’olursunuz! Kimse bilmemeli bunları! Yoksa bütün havam yerle bir olur, rezil olurum herkese!
Mehmet bey: Yoh, Allahma herkese yayaram! Zatana ben çoh gevşek bi adamam esasında. Bi konuşım, devrisi günü bahmışsan telezyonda Canlı Canlı’dasan... Sen dur bah!
(Lale daha çok ağlar.)
Mehmet bey: Yoh, Allahvekil, yemin ettım bi sefer. Deyecağam bının adı bı, yaşı bı!
Lale hanım: Ne istiyorsunuz; söyleyin, ne isterseniz yapıcam, söz!
Mehmet bey: Vaaa?
Lale hanım: Yemin ederim...
Mehmet bey: O vahıt, övleliyn birabar dönerçiye gidiyh.
Lale hanım: Döner yemeğe? Bu kadar mı?
Mehmet bey: O kadar olur mu; yanında salatası, ayranı...
Lale hanım: Tabii tabii! Bitti mi?
Mehmet bey: Bitmedı. Arhasından datlısı... Böyle hoş bi ziyafet çekerıh bizbize.
Lale hanım: Tamam?
Mehmet bey: Son olarak da...
Lale hanım: Son olarak da?
Mehmet bey: Çıkışta...
Lale hanım: Hııı?
Mehmet bey: Hesabı sen ödersin?
Lale hanım: Sonra?
Mehmet bey: Sonra da çağala bağala herkes evine dağıla!
Lale hanım: (Kendi kendine) Oh be! (Mehmet beye) Tamam, ısmarlayacağım, ama sen de kimseye yaşımdan, adımdan bahsetmeyeceksin, söz mü?
Mehmet bey: (Eliyle ağzının fermuarını çeker.) Imh!
Müzik.
Sahne 4
Öğretmen odası, diğer köşe: Seval, Nuray, Ayşen ve Tülin öğretmenler.
Tülin: (Ayşen’e) Nerden almıştın sen bu çantayı kız?
Ayşen: Butik Mavi’den.
Nuray: Kaça?
Ayşen: Çok ucuz. Yedi milyon. Aynısını şu aşağıdaki çantacıdan sordum, on milyon dedi.
Seval: Ben de alayım kız! Bayağı şıkmış!
Ayşen: Al al! Bu etek yeni mi!
Seval: Evvelsi gün aldım.
Nuray: Modeli çok güzel! Nerden aldın?
Seval: Hazır değil bu, diktirdim. Evimizin altında bi terzi var ya, onda işte! Adam bu işin erbabı, modacı gibi bir şey ay!
Ayşen: Ben de diktiriyim o zaman! Çıkışta birlikte gidelim! Evvelsi gün, hazır bir etek sordum, yırtmacı şurdandı, koyu kahve...
Seval: Şanal giyimden mi yoksa?
Ayşen: Evet. Sen nerden biliyorsun!
Tülin: Ay, ben de baktım ona! Sana ne kadar demişti?
Ayşen: Otuziki milyon!
Tülin: Yapma! Bana otuzbeş demişti halbuki, görüyor musun!
Nuray: Ya, aslında otuzbeş milyon bu zamanda para değil, ama işte, maaşımız ortada! Mesela şimdi bir iş kadını olsaydık, değil mi ama?
Tülin: Ne iş yapıcaktık ki?
Nuray: Canım, mesela şöyle, büyük bir mağazamız olsaydı ... Yahut, doktor olsaydık mesela... Yani daha çok para getiren bir işimiz olsaydı diyorum...
Seval: İyi de, bu işler çok çalışmak istiyor, bi mağazayı işletmek kolay mı sanıyorsun!
Ayşen: Hele doktorluk! Ömür törpüsü! İşin yoksa, kafa patlat, kocamdan biliyorum ben, okur da okur; zaten, öyle okuya okuya kafasında saç kalmadı civanımın!
Nuray: Aynen; kocam hakim ya, Allaaaaah, oturur, masasında, na şöyle şöyle dosyalar, kitaplar, üüüüü, görüceksin! Ben olsam, hayır, zaten olamazdım ya, hani mesela diyorum, aklım karışır, bunalıma girerim valla!
Seval: Haklısın kız, doktorluk, hakimlik, bunlar hep erkek işi! Hele de ticaret... Kadın, kadınlığını bilecek canım, öyle elinin hamuruyla, değil mi ama!
Nuray: Doğru kız, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil valla! Yok yok, bizim işimiz iyi anam! Tam bize göre!
Ayşen: Hem, Allah dağına göre kar verirmiş zaten!
Seval: Nasıl yani?
Ayşen: Yani şimdi senin karla, benimki bir mi canım!
Seval: Hangimizinki daha çok?
Ayşen: Benimki tabii!
Seval: (Nuray’a) Aaa! Karıya bak, karıyla övünüyor ayol! Kızım sana kar yağmayalı yıllar oluyor yıllar!
Ayşen: E, ben sana bunu sorardım ama, dua et, burda erkekler var!
Seval: Senin onlardan ne farkın var yelloz!
Ayşen: E, seninle aynı cinsteniz sonuçta!
Seval: Şimdi sen bana erkek mi demek istiyon yani?
Ayşen: Hayır, senden erkek olsa, erkekler kendilerinden utanırdı!
Seval: Ay tutmayın beni! (Nuray tutar) Bak, tutma diyorum Nuray! (Kavga...)
Nuray: Kızlar ayıp oluyor ama, bakın müdüre hanım gelir şimdi! Ya otursanıza şöyle, ama bakın...
Tülin: Ay siz devam edin, benim işim var!
Müzik.
Sahne 5
Sınıf.
Müzik. Sait bey, elinde sopasıyla girer.
Sınıfı sert bir bakışla süzdükten sonra, masaya geçip, esneyerek sınıf defterini imzalar.
Bir öğrenci (Meral): Eyvaaah, yine esniyo! Bence yine ders boş geçecek!
Sibel: Yok canım; her gün her gün olur mu hiç! Bence bu sefer anlatır.
Meral: Bahse var mısın? Bak şimdi; ‘çocuklar bugün çok uykusuzum’, diyecek!
Sait bey: (Esneyerek) Çocuklar bugün çok uykusuzum...
Meral: (Arkadaşına, sırıtarak) He he! Gördün mü? Ver bakalım yirmi kağıt!
Sibel: Hadi ya! Niye yirmi kağıt oluyormuş! Beş lira! İşine geliyosa!
Biliyorsunuz dersanede çok yoruluyorum. Ben şöyle biraz kestireyim. Getir o sandalyeyi çocuğum. Hah, şöyle koy! Tamam. Zil çaldığında beni uyandırırsınız. Sibel kızım, sen de şöyle hafiften bir şarkı söyle! Fazla bağırma ama! Siz de istirahat edin biraz. Biliyorsunuz insan iyi dinlenemezse, dersi anlayamaz! Hadi çocuğum, hadi iyi uykular!
Meral: Ama hocam, bugün söz vermiştiniz, denklemleri öğretecektiniz?
Sait bey: Tamam çocuğum, acele etme; hele bi dört işlemi bitirelim, denklemlere de geçeriz; daha önümüzde yıllar var, değil mi ama! Bi konu iyice pişmeden öbürüne geçilir mi! Sibel hadi kızım şarkıya başla!
Sibel: Hangisini söyleyeyim hocam?
Sait bey: Her zamankini!
(Sibel şarkıya başlar. Öğretmen horlar. Şarkının ortasına doğru irkilerek uyanır.)
Sait bey: N’oldu, birisi mi geldi?
Meral: Maalesef kimse gelmedi hocam!
Nuri: Ama hocam her ders uyuyorsunuz, yani nolacak bizim halimiz? Hiçbir şey öğrenemedik bugüne kadar?
Sait: Çocuğum burası kolej mi? Madem profesör olmaya niyetlisin, devletin okulunda işin ne? Git, bastır parayı, al istediğin dersi! Değil mi ama! Dersaneler niye var? Hı? Sen söyle bakayım evladım!
Bülent: Öğretmenler para kazansın diye tabii ki!
Sait bey: Değil çocuğum değil! Kim sokuyor kafanıza böyle komünist fikirleri bilmiyom ki! Dersaneler sizin gibi pırıl pırıl genç dimağlar daha çok bilgilensin, vatana millete faydalı bireyler olsun diye var! Yani, sizler için var! Görüyorsunuz, okulda bugüne kadar bi şey öğrenebildiniz mi?
Meral: Sayenizde tabii ki hayır!
Sait bey: Okulda hiçbir şey öğrenemezsiniz çocuklar, gelin bizim dersaneye diyorum, erken kayıt imkanından faydalanın, hem benim adımı söyleseniz size indirim de yaparlar! Bakın öbür türlü üniversite sınavlarında (gözlerini şaşkınlıkla açar) aaaa böyle apışıp kalırsınız! Çünkü neden, burda, yani devlet okulunda öğretmen sınıfa giriyor, aha böyle, (kalkıp gösterir.) geliyor, koltuğa oturup onunla özdeşleşiyor! Derken horlamaya başlıyor! E, tabii öğretmen uyuyunca öğrenci de uyuyor! Dersanede böyle şeye rastlamazsınız hayatta! Dersaneler olmasa var ya hayatta Avrupa birliğine giremeyiz! Hadi ben biraz daha uyuyim, zile iki dakika kala uyandırırsınız, Sibel şarkıya devam et kızım! (Bülent’e) Hele sen de kalk, tahtada ayakta dur bakiym!
Bülent: Neden hocam?
Sait bey: Oğlum, dışarıdan biri gelirse, hani olur mu olur, müfettiş falan girer, ders işliyorum sansın! Anladın mı! Ben de rahat rahat uyuyim!
Bülent: Ama benim dayım, milli eğitim şube müdürü hocam!
Sait bey: Ya! (Acı acı gülümser) Daha önce neden söylemedin kerata! Dayına hürmetlerimi ilet! Sen otur! (Nuri’ye) Sen kalk!
Nuri: Hocam benim babam da Müdür Yardımcısı ama!
Sait bey: Ya? Bak sen! Babana selam söyle o zaman! Ülen bütün müdürler benim sınıfı mı bulmuş! (Çocuğun kafasını okşar) Hay kerata! Nasıl da yakışıklı! (Sınıfa) Çocuklar, içinizde babası müstahdem olan var mı acaba!
Bülent: (Sırıtarak Nuri’yi gösterir) Var öğretmenim.
Sait bey: (Nuri’ye) Hah, yakaladım işte; sen gel bakiym! (Kendi kendine) Sinirim çıkmazsa hırsımdan ölürüm şerefsizim! (Çocuğa) Aç elini bakiyım! Baban müstahdem, öyle mi canım?
Nuri: ‘di’!
Sait bey: Hı?
Nuri: Müstahdemdi; fakat bu hafta şube müdürü olarak göreve başlıyo!
Sait bey: Şerefsizim de?
Nuri: Şerefsizim ki...
Sait bey: Lan olur mu öyle şey be; müstahdem adam, nasıl bi anda müdür oluyo ki!
Nuri: Ben işin ayrıntısını bilmiyorum, fakat bakın, kararnamesi cebimde!
Sait bey: (Alıp inceler) Kararnamenin sende ne işi var lan?
Nuri: Babam, fotokopisini çektirdi, bütün kardeşlerime birer tane dağıttı. Öğretmen sizi ezmeye kalkarsa şak diye çekip gösterirsiniz, dedi!
Sait bey: (Acı acı güler.) Baban, hakikaten geleceği görebiliyormuş, ne güzel! Bize de böyle ufku geniş müdürler lazım zaten! Babana hürmetlerimi iletirsen sevinirim! O zaman, sinirimiz de geçtiğine göre, dersimizi işleyelim; hangi konuda kalmıştık!
Meral: Uykum var demiştiniz hocam!
Sait bey: Sınıfta uyumak olur mu çocuğum! Ders savsaklamaya gelmez! Sizler, yani bu ülkenin geleceği söz konusu olunca, ne kadar yorgun olursam olayım, uykum gelmez benim! Neden; çünkü sizler buraya bilgilenmek, eğitilmek için geliyorsunuz! Ben, mesleğimin gereği olaraktan, uykumdan ölsem de, fedakarlık yapmak durumundayım! Her şey sizler için! Neyim var, neyim yok, kurban olsun size! Bu vatan, bu millet, bakın ne kadar duygulandım çocuklar…Tanrım, ağlamak istiyorum! (Bülent’in kulağına) Bunları babana söylersin değil mi! (Bülent başıyla onaylar) Aferin sana! Evet, nerde kalmıştık çocuklar, biriniz hatırlatın bakalım!
Nuri: Denklemler konusuydu hocam!
Sait bey: Eveeet, şimdi tahtaya, iki bilinmeyenli bir denklem örneği yazalım şimdi...
Müzik.
Sahne 6
Öğretmenler odası.
Bayan öğretmenler neşeyle sohbet etmektedirler.
Melek hanım girer.
Melek hanım: Günaydın kızlar!
Seval hanım: Günaydın! Kaynanan seni seviyormuş! Gel, ye!
Melek hanım: Hiç canım istemiyor! Siz yiyin!
Nuray: Bugün biraz sıkıntılı gibisin kız! Hayırdır!
Melek hanım: Ay, iki günden beri ateşi var benim çocuğun; o canımı sıkıyor! Ne yapsam bilmiyorum ki!
Seval hanım: Soğuğa mı verdin acaba! Hani terledi de üstünü mü değiştirmedin diyorum!
Melek hanım: Katiyyen! Ben o konuda çok titizimdir, bilmiyormuş gibi konuşma öyle!
Ayşen hanım: Allah Allah! İlginç!
Melek hanım: Bi öksürüyo; boğazı yırtılacak dersin! Çocuğun hiçbir şeyi yoktu ay, bi anda oldu!
Ayşen hanım: Ne zaman oldu bu?
Melek hanım: Ya, geçen gün Gülsenlerin çayına gitmiştim ya, çocuğu da götüreyim dedim. Hay gitmez olaydım! Eve döndük, anında bir üşütme, bir terleme! Şaşırdım kaldım.
Ayşen hanım: Giderken bir şeyi yoktu yani?
Melek hanım: Yoktu anam yoktu! Ne olduysa döndükten sonra oldu!
Seval hanım: Tamam. Şimdi anlaşıldı!
Melek hanım: İlaç-milaç kar etmedi valla!
Nuray hanım: Bu ilaç işi değil kızım! Çocuk besbelli nazar olmuş nazar! O Gülsen şıllığı, kem gözüyle çocuğa bakıp bakıp... Değil mi ama!
Melek hanım: Ay doğru valla; durup durup çocuğa bakıyordu!
Ayşen hanım: Maşşallah dedi miydi?
Melek hanım: Demedi!
Ayşen hanım: Tamam işte. Gözü çıksın. Onun nazarı çok keskindir! Ben bilirim! Sen en iyisi, çocuğu Abuzittin hocaya götür.
Seval hanım: Evet evet! Nefesi çok kuvvetli valla. Bi üfürüyo, anında geçiyo!
Melek hanım: Yaaa! (Çantasından kağıt çıkarır.)
Seval hanım: Ben kendim gittim!
Ayşen hanım: Evet evet! Ben de gittim! Üfürmesi çok güzel!
Melek hanım: Adresini versene kız!
Ayşen hanım: Yaz. Yalnız hemen bugün götür bak! Vakit geçirme!
Melek hanım: Tamam tamam; sen söyle de yaziyim!
Bu kısım donar.
Sahne 7
Stajyer, heyecanla öğretmen odasına girer. Kesintisiz ve bir solukta:
Stajyer: Merhaba arkadaşlar! Ben bu okula yeni atandım. Adım, Azmi. Çok azimli ve kararlıyım. İyi bir öğretmen olup, yurduma, milletime hizmet etmek istiyorum. Siz kıdemli öğretmenlerimden bu mesleğin inceliklerini öğrenip, gerçek bir aydın olarak, yurdumun gençlerini bilgilendirmek, geliştirmek istiyorum. Ülkemin şu uğursuz talihini değiştirip, çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkararak, az zamanda, çok ve büyük işler... (nefesi yetmez, soluksuz yığılır. Kıdemli öğretmen ve diğer öğretmenler yetişir. Mehmet bey ve Lale hanım uzakta kalırlar.)
Kıdemli öğretmen: İşte böyle hızlı başlarsan, sonunu getiremezsin! (ordaki öğretmenlere) Su yetiştirin su...
(Aziz bey su getirir.)
Lale hanım: (Mehmet beye) Mehmet bey; kim bu arkadaş; n’oldu; ne dedi tam olarak? Hiçbir şey anlamadım.
Mehmet: Boşver le; biz işimize bakalım, hazır dikkatler başka tarafa kaymışken...
Lale hanım: Fırsatları kaçırmıyosunuz bakıyorum...
Mehmet: E, fırsatlar ülkesinde yaşıyoruz herhalde...
Lale hanım: Fırsatlar ülkesi, Amerika?
Mehmet: Küçük Amerika...
Lale hanım: Anlamadım?
Mehmet bey: Gel aynadım... (Sağı solu kontrol ederek Onu götürür.)
Ayşen hanım: (Stajyeri işaret ederek) Ay pek de gençmiş. Yazık! Derdi neymiş acaba?
Melek hanım: Kalp krizi mi geçiriyor acaba?
Ayşen hanım: Açlıktan olmasın?
Seval hanım: Birazcık kendine geldi sanki.
Kıdemli öğretmen: (Stajyere) Otur şöyle bakalım otur.
Stajyer: N’oldu bana? Nerdeyim ben? Burası neresi?
Melek hanım: Aaa! Cehaletin bu kadarına da pes yani! Adam öğretmen olmuş, okulun ne olduğunu bilmiyor!
Kıdemli öğretmen: Sakin ol. Burası okul. Sen de buraya yeni atılmış...
Melek hanım: Atanmış...
Kıdemli öğretmen: Farketmez... Stajyer bi öğretmensin yani.
Stajyer öğretmen: Şimdi hatırladım. Evet evet. (Hemen kalkıp, ilk girişteki heyecanla yeniden başlar:) İdealist bir öğretmen olarak, ülkemin ve milletimin kem talihini değiştirip, çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkararak, az zamanda...
Kıdemli öğretmen: (Onu durdurarak) Yav tamam tamam; çıkarırsın hele. Ne acele ediyorsun, otur şöyle bi yanıma.
Stajyer öğretmen: Fakat bir an önce yapılması gereken şeyler var okulda. Girerken gördüm; çocukların bahçede oturup sohbet edeceği oturaklar yok mesela; koridorlar çok kötü, hemen boyanması lazım; yazı tahtaları eski. Kimbilir eğitim/öğretim ne haldedir. Acil önlem planı çıkarılıp, bir şeyler yapılması gerekiyor okulumuzda...
Kıdemli öğretmen: Hadi ya! Oğlum sen Bakan mısın, Allah etmeye!
Stajyer öğretmen: Ama fakat...
Kıdemli öğretmen: Okulda bir şey yapılacaksa yapılır elbet, yavaş yavaş. Bunun için acele etmeye ne lüzum var. Acele işe, şeytan karışır, demiş atalarımız.
Stajyer öğretmen: Yani...
Kıdemli öğretmen: Senin adın neydi?
Stajyer öğretmen: Azmi!
Kıdemli öğretmen: Nerelisin?
Stajyer öğretmen: Afyon.
Kıdemli öğretmen: Vallaha mı? İlk tayin yerim orasıydı benim. Hiç unutmam çok saygın bi müdürümüz vardı, okul yansa umurunda olmazdı... Hemen her yıl ödül alırdı... Bi gün hiç unutmam, ödül almaya kendisi gelmeyip ırgatlarından birini göndermişti.
Stajyer öğretmen: Ama fakat...
Kıdemli öğretmen: Dinle oğlum, bi şey konuşuyoruz, değil mi!
Donarlar.
Sahne 8
Mehmet bey-Lale hanım girer:
Lale hanım: Sizden bunu beklemezdim Mehmet bey, hem de koridorda...
Mehmet: Ve fakat anan seni benim için doğurmuş ama?
Lale hanım: Kim doğurmuş?
Mehmet bey: Ananı diyorum!
Lale hanım: N’olmuş anama?
Mehmet bey: Doğurmuş diyorum!
Lale hanım: Annem ha? Bu yaşta? Ay güldürmeyin beni!
Mehmet bey: Gülünce sanki daha bi bıtırlandırıyorsunuz adamı?
Lale hanım: Teveccühünüz...
Mehmet bey: Sizin de... (Kendi kendine) Hahın kızı ne hoş utaniy yav! Urfalı bi tene olsa şindıye babamın sakkalını yımırtalı küfteye boyamıştı...
Lale hanım: Saatiniz kaç oldu? Doktora gidicektim de!
Mehmet bey: Neyiniz var, çekinmeden bana söyleyin lütfen!
Lale hanım: Ay siz anlar mısınız öyle?
Mehmet bey: Ne demek! Ben ÖSS’de doktorluk puanını tuttırdım, hamma getmedim!
Lale hanım: Gerçekten?
Mehmet bey: Emin ol! Dedim lo boşver, kimin hulku var on sene okul oku! On seneye çin (=kadar) kim öle kim kala! O günü bi tenesi bana dedi sende aynı doktor kafası var! Dedim puanım tutuyordu zatana! Ben getmedım.
Lale hanım: İnanmıyorum?
Mehmet bey: Allahma ki... Haa, bak ÖSS kağıdını hala sahlıyorum! (Çıkarıp gösterir.)
Lale hanım: Bakiym; ama bu irsaliye belgesi!
Mehmet bey: Hı? Evet. Ben bazen hal bazarına urğiyam, emmim orda hampa olarak şey ediyor, ben de gensine (=kendisine) arada yardım ediyorum.
Lale hanım: Ücretsiz mi?
Mehmet bey: Yoh; haftalığımı veriy, sağolsun. Demah bu ordan cebimde kalmış! (Aranır) ÖSS kağıdı nerdedi yav! Muhakkak evde unutmuşumdur! Çıhışta bize gidelim, orda sana gösteriyim!
Lale hanım: Tamam, tamam; inandım, gerek yok.
Mehmet bey: Olur mu öyle hemen inandım; benım ispat etmem lazım! Öbür türlü sanki yalan söylemişim gibi olurum. Ben buna dayanamam, intihar ederim, Allahıma ki...
Lale hanım: Ne? İntihar mı?
Mehmet bey: Yemin ettim bi sefer... İllehim ederim.
Lale hanım: Aman Allah korusun! Benim yüzümden hem de?
Mehmet bey: Kendinizi suçlamayın. Benim tabeetim (=tabiatım) böyle; kafama koyduğum bi şey olmadı mı illehim intihar ediyem!
Lale hanım: (Kalkar) Ben derse giriyom...
Mehmet bey: (Arkasından bakakalır.) Yimedı! Helbet, Allah kerim...
Çıkar.
Bayan öğretmenler:
Ayşen: (Lale’e bakarak) Havan batsın e mi! Görüyon mu, okula değil de, sanki konken partisine geliyormuş gibi... Allahtan müdire hanım gelecek ki, böyle görecek bunu!
Seval: (Arkasından) Ay, şu yürüyüşe bak! Ölceeem! Şu kırıtışa hele!
Nuray: Kendini podyumda sanıyor kokona!
Seval: Bunun yaşı kırk var mıdır kızlar?
Nuray: Kırk bunun yanında emzikli çocuk gibi durur ay; ne diyosun sen; geçen dosyasına baktım! Annemle yaşıt nerdeyse... Bakma sen; yılda en az bir defa gerdiriyo orasını burasını!
Ayşen: Aaa! Günahtan da korkmuyo! Görüyon mu kız!
Nuray: Böyleleri yüzünden başımıza taş yağıcak bi gün! Maazallah!
Melek: Ay bunlar yüzünden mesleğimizin itibarı kalmıyor ayol!
Seval: (Ayşen’e) Sahi, bu kadını altın sırasına almamıştın, değil mi?
Ayşen: Alır mıyım hiç! Eve de çağırmıyorum! Böyleleri erkeklere musallat olur! Gerçi benim kocam benden başkasına bakmaz ama! Hani...
Melek: Olsun ay! Erkek milletine güven olmaz! Böyleleri ev yıkar valla! Bakarsın, baştan çıkarır adamcağızı! Hadi ondan sonra işin yoksa tütsü yak, sihir boz! (Yanındakinin ellerine bakarak) Ay, bu ojenin rengi ne kadar tatlı!
Nuray: Seninki de güzel ama! Daha önce ben de aynısını kullanıyordum! Çok çekici duruyor kııız! Kocan bir şey demiyor mu!
Melek: Ya, kızıyor tabii! Ama ben ondan gizli sürüyom. Geçen bir farketti! Biliyorsun benimki çok asabidir.
Ayşen: Eline bi aldı seni, değil mi, hadi hadi itiraf et, pata-küte...
Melek: Yok canım; iyi artık! Ne o öyle pata-küte! İşte, bir iki tokat attı, bir daha olmasın dedi, ben de tamam dedim! O kadar!
Ayşen.: Ay inanmıyorum! Kocan seni tokatladı ve bi daha olmasın dedi, öyle mi?
Melek: Evet! Ama böyle şeylere çok kızıyor şekerim; n’aparsın!
Ayşen: Benimki olsa öldürmüştü beni! Ne kadar şanslısın kız sen!
Nuray: Benimki çok demokrattır! Bugüne kadar, attığı tokatların sayısı, yani, saysan onu geçmez katiyyen! Gerçi eli ağırdır ama, olsun! Zaten erkek dediğin biraz sert olmalı ki, değil mi ama?
Ayşen:E, erkek bu, hem sevecek hem dövecek tabii!
Seval: Benimki arada döver söver ama, bakın, geçen gün bana bi bilezik aldı! Nasıl? Beğendiniz mi?
Nuray: Ay çok güzel! Nasıl da kalın, görüyon mu! Kaç para saymıştır kimbilir!
Seval: Benim için öyle paraya pula bakmaz o! Kaç liraysa sormadan saymıştır kuyumcuya!
Melek: Benim dersim var kalkiyım artık! Sonra görüşürüz! (Yiyecekleri göstererek) Hepsini bitirmeyin ha!
Seval: Tamam, tamam!
Melek çıkar.
Ayşen: Bilezik sözünü duyunca nasıl kıskandı gördün mü! Kendisine alan yok ya!
Seval: Ay o surata katlanmak için, üste para almak lazım bundan!
Nuray: Demin ne dedi duydunuz değil mi; (taklit eder) yok canım, işte bir iki tokat attı, bir daha olmasın dedi. Aklı sıra hava atacak!
Ayşen: Geçen gün o gözünün morluğu neydi ya! Biz eşşeğiz anlamayız tabii!
Seval: Ben inanmadım zaten ay! Herif bunu bayıltana kadar dövmüş! Komşuları söyledi bana!
Seval anlatırken bu kısım donar.
Stajyer-Kıdemli öğretmen.
Stajyer: (Nutuk atmaktadır.) Ülkemi aydınlık yarınlara hazırlayarak, bilimde, sanatta ve teknikte ileri kuşaklar yetiştireceğim. Gerilik bizim kaderimiz değildir: Bunu kader haline getirenleri tarihin çöplüğüne gömmek üzere yola çıktım! Çare, büyük önderin dediği gibi çok çalışmaktır! Türk ulusu ancak çok çalışarak ilerleyecektir. Ben, bu ulusun çocuklarını, fikri hür, irfanı hür... bırakın, tutmayın beni!
Kıdemli öğretmen: Tamam lan, n’apıyosun sen; sakin ol! Öyle acayip acayip hareketler de yapma; insan korkuyo, istemeden!
Stajyer: Heyecanımı bağışlayın hocam! Zil çaldı mı! Hemen derse girip, bir an önce çocuklara iyiyi, güzeli, doğruyu anlatmak istiyorum!
Kıdemli öğretmen: Çocuklar da yolunu gözlüyordu zaten; aman şu Azmi hoca gelse de, bize iyiyi güzeli doğruyu anlatsa diyorlardı!
Stajyer: (Sevinçle) Yaa! Demek çocuklara ma’lum olmuş! Ne güzel! (Uzaktaki çocuklara seslenir gibi) Beklediğiniz öğretmen nihayet geldi çocuklar, açılın, kimse tutmasın beni, geliyorum!
Kıdemli öğretmen: Tamam lan, tamam! Sakin ol hele! Daha zil çalmadı bi kere!
Stajyer: Bana öğretmenliğin inceliklerini anlatın n’olur! En kısa zamanda deneyim kazanmak ve öğrencilerime yararlı olmak istiyorum!
Kıdemli öğretmen: Yav önce otur bakalım! (Stajyer oturur.) Anlatacağız, heyecanlanma! Bu meslekte heyecan olmaz! Sakin olmayı öğrenmen lazım! Hah. Tamam. Şimdi de geriye doğru şöyle kaykıl bakiym! (Stajyer kaykılır.) Kaykıl kaykıl! Hah; bu, mesleğimizin abecesidir; iyi bi öğretmen olmak istiyosan en başta oturmasını bileceksin. Mebuslar (=milletvekilleri) gibi...
Stajyer: Ama ben, oturmak değil, koşmak, koşmak istiyorum!
Kıdemli öğretmen: Otur, oğlum otur! Eğitim camiasını rezil etme! At mısın, deve misin koşuyosun? Amacın ne?
Stajyer: Yurdumu milletimi özümden çok...
Kıdemli öğretmen: Dinle, dinle! Sen yenisin daha! Öyle her şeye atlama hemen! Yoksa sırtına eğer vuran çok olur, ama at olarak değil...
Stajyer: Anlamadım?
Kıdemli: Derse girdiğinde de öğrencilere herşeyi öğreteceğim diye yırtınma. Bunu zaten yapamazsın; bizi iki paralık etmekle kalırsın yalnızca!
Stajyer öğrt.: Ama ben bütün bilgilerimi...
Kıdemli öğretmen: Boş boş konuşma! Bu çatı altında kimsenin senin bilgine ihtiyacı yok!
Stajyer öğrt.: Söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum! Ben neden öğretmen oldum o zaman?
Kıdemli öğretmen: İşte onu sana sormalı!
Stajyer öğrt.: Ülkemin aydınlık yarınları...
Kıdemli öğretmen: Tamam tamam, çok dinledik bunları. Sana yapacağın şeyleri söyliyim: Bir kaç ay boyunca buradaki kıdemli öğretmenleri izleyip, onları dinleyeceksin. Şanslısın ki, tecrübeli öğretmenlerin çok olduğu bir okula düştün! Bu okulun en kıdemlilerinden biri de benim. Onun için ben ne yapıyorsam izle, sonra da aynısını yap! Anlaştık mı? (Esner. Stajyer de esner.) N’apıyosun sen!
Stajyer: Sizi izliyorum!
Kıdemli öğretmen: Hah, afferin!
Müzik.
Sahne 9
Mehmet bey-Aziz bey.
Mehmet bey gazete okumaktadır.
Müdür, şöyle bir içeri girip bakar. Aziz bey hemen ayağa fırlayıp hazırola geçer:
Aziz bey: Dikkaaaayt!
Müdür: Oturun oturun...
Müdür çıkar.
Mehmet bey: La nedir adamı korhıdıyorsun, ayağa fırliysan ikidebir!
Aziz bey: Müdür girdiği için kalktım!
Mehmet Bey: Ben de dedim belki içeri albay girdi!
Aziz bey: Burası kışla mı oğlum, ne işi var albayın!
Mehmet bey: Albay dediy, bah aklıma ne geldi; bi gün yine askerdeyim, böyle dalmış yürüyorum, terhisime de var üç-beş, onbeş gün! Neyse, bi baktım karşıdan...
Aziz bey: (Alayla) Yine mi albay geliyordu?
Mehmet bey: Niye öyle şeyinle zavıklanıyorsun bana! Sen gelecek değilsin ya! Tabii ki albay geliyordu! (Durur. ‘lahavle’ çeker.) Yok lan, kıllık değil mi, bu sefer çavuş geliydı! Var mı bir diyeceğin! Çavuş geliydı!
Aziz bey: Tamam canım bir şey demedik!
İçeri öfkeyle Tülin hanım girer.
Tülin hanım: Allah kahretsin ya; bir beni bulmuşlar! Tülin kadar başınıza taş düşer inşaallah!
Mehmet bey: (Kalkıp yanına geçer.) N’oldu Tülin hanım? Neden böyle sinirli ve güzelsiniz?
Tülin hanım: Ay, tayin istiycem sonunda! Bin defa derim, şu işi düzgün yap! Yok! Yapmaz! Başkasına yapar, bana gelince yok!
Mehmet bey: Kim bu yapmayan salak?
Tülin hanım: Müdür canım!
Mehmet bey: Ya! E, müdür yapamaz tabii! Sen bana gelecektin ki...
Tülin hanım: Anlamadım?
Mehmet bey: Yani, siz önce bana gelecektiniz! Ne diye muhatap oluyorsunuz öyleleriyle!
Tülin hanım: Gerçekten! Siz halleder miydiniz?
Mehmet bey: Tabii canım! Benim işim bu!
Tülin hanım: N’olur bir konuşsanız da, zorluk çıkarmasa! Öğleden sonraları özel ders veriyorum ya!
Mehmet bey: Tamam canım, durumunuzu biliyorum ben, siz merak etmeyin! Ben hallederim!
Tülin hanım: Sizi kırmaz mı?
Mehmet bey: Mümkün mü?
Tülin hanım: Sahi mi! Ay ben bilsem...
Mehmet bey: Kendisi cazibeme dayanamaz biliyon mu! Beni görünce dizlerinin bağı gevşiyor! Geçen kendisine, bak dedim Anzoş... Adı ‘Anzılha’ ya, ben Ona kısaca Anzoş diyorum... Bi daha, dedim, öyle olur olmaz her yerde yanağımdan makas alma, hayır, kendine hakim ol canım!
Tülin hanım: Ay herkesin içinde mi asılıyor size? Evli barklı kadın ayol...
Mehmet bey: (Onaylar) Geçen gün, kendisini çağırdım...
Tülin hanım: Kimi?
Mehmet bey: Bizim müdire hanımı canım; bak dedim Anzoş! Benim karşımda suratını asma öyle! (Ayakkabılarını gösterir) Parlat bakiym şunları!
Tülin hanım: Parlattı mı?
Mehmet bey: Ne demek! Cillop gibi!
Müzik.
Sahne 10
Sait bey koridorda yürümekteyken arkasından iki öğrenci seğirtir.
1. Öğrenci: Hocam, şu sorunun cevabını merak ediyorum. Bir bakar mısınız?
Sait bey: Hay Allah; gözlüğümü dersanede unutmuşum; oraya gelirsen bakarım, tamam mı canım!
1. Öğrenci: Ama hocam, siz gözlük kullanmıyorsunuz ki!
2. Öğrenci: Hocam, şu soruyu çözebilir misiniz…
Sait bey: (Keserek) Lan, sen dün de geldin yanıma; dersaneye gel dedim, değil mi!
2. Öğrenci: Geldim ama bulamadım hocam, tam olarak nerdeydi?
Sait bey: Bak şimdi; Büyük yoldan çıkıp sağa saptın mı karşına küçük bi yol çıkar... O yolı geç bi tetirbe görürsün, işte sonundaki kapı bizim dersane!
2. Öğrenci: Niye öyle izbe bi yerde açtınız hocam? Paranız mı çıkışmadı?
Sait bey: Yok; özellikle oraya yaptık ki, müfettişler bizi kolay kolay bulmasın! İşlerı güçlerı yok, dedektif gibi devamlı arkamızdalar. Gidin o kadar üçkağıtçılar var, onlarla uğraşın, yok, illa bizimle...
1. Öğrenci: (Dokundurmalı) Doğru. Mesela aldıkları maaşı haketmeyen öğretmenler var, onları görmezler!
Sait bey: Tabii ya, bak ne güzel konuştun. Yarın sen de geliyorsun, arkadaşınla beraber, tamam mı, size özel bir indirim de yapıyoruz. Okey?
2. Öğrenci: Okey!
Sait bey: Tamam, yaşayın, varolun! Hadi bakalım! (Çıkarken) Bunlarla etti dört... Güne iyi başladık, akşama kadar sayıyı sekiz-ona çıkardık mı, hayırlısıyla...
Müzik.
Sahne 11
Mehmet bey-Tülin hanım
Bi dediğimi iki etmez! Kızarım yoksa! O beni bilir! (Yılışır.) Ben biraz sert bir erkeğimdir ayni mısan!
Tülin hanım: Ay ben sert erkeklerden çok hoşlanırım!
Mehmet bey: Babaya rahmet! O da böyle söyledi geçen gün!
Tülin hanım: Müdür mü? Ne söyledi?
Mehmet bey: Aynı sizin söylediğinizi!
Tülin hanım: Gerçekten?
Mehmet bey: Hı hı! Ama ben hiç yüz vermedim! Vermem de!
Tülin hanım: Ay ne edepsiz kadınlar var görüyor musunuz! Yani bi erkeğin yüzüne karşı böyle imalı sözler söylemek, hayır, kadınlık gururuna sığar mı! Çok sık mı söyler?
Mehmet bey: Günde en az üç! O da benim indirmemle! Ona kalsa, ooooo!
Tülin hanım: İnanmıyorum?
Mehmet bey: Emin ol! Neyse, ben gidip sizin şu sorunu halledeyim! Siz oturun...
Bu sırada Aziz bey girer. Kapıda esas duruşta içeriye bağırır:
Aziz bey: Dikkaaaaaayt! (Eliyle ‘ayağa kalkın’işareti yapar. Fısıltıyla) Müdüre hanım geliyo, Müdüre hanım geliyo!
Tülin hanım: (Mehmet beye) Sizin gitmenize gerek kalmadı; Müdür kendisi geliyormuş!
Müdür girer. Mehmet bey kaçacak yer arar. Herkes ayağa kalkıp hazırola geçer.
Müdür: (Öğretmenlere, bir asker edasıyla) Günaydın arkadaşlar!
Öğretmenler: Sağooool!
Müdür: Nasılsınız!
Öğretmenler: Sağooool!
Müdür: Dersiniz yok mu?
Öğretmenler: Sağoool!
Müdür: Pekala, o zaman hemen tırnak kontrolümüzü yapalım!
(Öğretmenler ellerini uzatır. Müdür mendil ve tırnak kontrolü yapar.)
Müdür: (Öğretmenleri denetler.) Güzel. Çok güzel! (Ayşen’de durur.) Dudaklarınız çatlamış, Ayşen hanım; neden ruj sürmüyorsunuz?
Ayşen: Efendim, biliyorsunuz, kocam...
Müdür: Kocam, evet, ne?
Ayşen: Yani, ruj sürünce kızıyor da!
Müdür: Ne demek oluyor bu şimdi; ne yani ruj sürmenize de mi karışıyor kocalarınız! İyi artık! Yani koskoca öğretmen olmuşsunuz, ekonomik bağımsızlığınız var, buna rağmen koca korkusu yaşıyorsunuz! E, helal olsun size yani! Ne diyeyim! Bir defa sınıfa, derse giriyorsunuz; yani öğrenci sizi şu meymenetsiz suratla görse, dersinizi dinler mi! Öğretmen, şık olmalıdır; herşeyiyle örnek olmalıdır, değil mi ama!
Ayşen: Müdüre hanım, haklısınız ama, bir keresinde sürüp sokağa çıktım, vallahi sokağın ortasında dövdü beni! Esnaf yetişti de zor aldılar elinden!
Müdür: E, ama sen de haketmişsin canım! Sokağa çıkarken makyaj yapmak olur mu! Bak ben, yıllardır, gelir, okulda yaparım makyajımı! Niye boşuna dayak yiyim ki! Değil mi ama!
Ayşen: Haklısınız! Bunu düşünememiştim!
Müdür: (Nuray’a) Ne bu Nuray hanım; saçlarınız ahenkle dansetmiyor! Öööyle bön bön duruyor!
Nuray: Müdüre hanım, aslında...
Müdür: Üstelik çorabınız da kaçmış! Öğrenciler bakıcak, kıl olucaklar, haklı olarak! Olur mu!... Olmaz! Bir öğretmen, üstüne başına, şurasına burasına dikkat etmelidir!
Nuray: Haklısınız efendim!
Müdür: (Abdurrahman beye) Bu tırnakların hali ne böyle?
Abdurrahman bey: Valla sebehten, ayıptır sölemesı ciger kebabına vurdım!
Müdür: Ay, ne iğrenç! Ciğer kebabı! Kusucam şimdi! (Kusma hareketi yapar.) Ööööö!
Abdurrahman bey: E, yanı kusura bahmayın hamma, o günü herifiznen birabar siz de cigere vuriydiz! Hatta yaniyzda uşahlariyz da vardı!
Müdür: Canım, o gün bizim evlilik yıldönümümüzdü, kutlamak amacıyla gittik ciğerciye! Fakat ciğer yemedik!
Abdurrahman bey: Ya?
Müdür: Dalak-yürek karışımı spesiyal bi karışım!
Abdurrahman bey: Yav ne farkeder; dalahnan ciger birbirinen iki samimi arhaaştır zatana! Fakat işin aslı cigerçiye getti mı ciger yiyecahsan; bunın usılı bele; üsteçellik, oranın cigeri daha sağlamdır!
Müdür: Yanılıyorsunuz Abdurrahman bey! Siz bi yeseniz, bi daha bırakamazsınız zaten!
Abdurrahman bey: Yav Müdüre hanım, damak zevkiyize saygı duyiyam, hamma yanı oranın cigeri daha sağlamdır! Ben devami müşterisiyem deye eyi bilyem!
Müdür: Tamam, kesin lütfen! Bu konuda tartışmak istemiyorum! Şu tırnaklarınızı da hemen temizliyorsunuz! Bir daha olmasın!
Abdurrahman bey: Tamam le! Öyle hemın herslenme, yaharıh şindı! (Çıkar.)
Müdür: (Mehmet beye) Mehmet bey! Şu ayakkabıların hali ne böyle!
Mehmet bey: Valla boyacı bulamadım Müdüre hanım, enikler heppı sabahtan okıla gidiyorlar.. yani yohsa...
Müdür: Iyyy, rengi görünmez olmuş! Çabuk parlatın bakiym, çabuk!
Mehmet bey: (Mehmet bey kravatıyla siler.) Tabii efendim!
Müdür: Üstelik ayağınıza da büyük geliyor sanki. Cami avlusundan çalınmış gibi! Yoksa gerçekten camiden mi çaldınız?
Mehmet bey: Töbe müdüre hanım! Allahvekil yoh! Çolıh çocuğumun hayrını görmiyim ki.. Onbıçıh milyon para verdim! A, inanmisayız şeye sorın... (tanık gösterecek birilerini arar, erkek öğretmenler ‘beni gösterme’ işareti yaparlar.) Aldığım yere gidelim!
Müdür: (Kızarak) Tamam tamam! Uzatmayın!
Mehmet bey: (Aziz beye fısıltıyla ) Sen söyledin değil mi! Arvat kiminsin Allahma, ağzında laf durmuyor!
Müdür: Aziz bey; mendil gene unutulmuş?
Mehmet bey: Yani benim öyle Camiden ayakkabı çalma huyum olsa, herkese söylerim! Beni biliyorsunuz Müdüre hanım!
Müdür: Tamam tamam, kes! Evet Aziz bey, mendil?
Aziz bey: (Elindeki yapış yapış mendili gösterir.)Unutmadım müdüre hanım; işte!
Müdür: Bu kağıt mendil değil ama!
Aziz bey: Marhama!
Müdür: Ne? (Mendili alır bakar)
Aziz bey: Marhama, marhama!
Müdür: Türkçe konuşsanıza canım! Siz bunu mu kullanıyorsunuz yani?
Aziz bey: Evet?
Müdür: Kağıt mendil kullansanız daha iyi olur! Hem böyle yapış yapış, iğrenç!
Aziz bey: Müdüre hanım, marhama daha iyi! Masraf olmuyor hiç olmazsa!
Müdür: Ne masrafıymış bu?
Aziz bey: Şimdi af buyurun; örneğin, (Mehmet beyin kağıt mendilini almaya çalışır, O vermez. Mendili işaret ederek) Buna on defa sümkürsem... (Mehmet bey Aziz beye tükürür)
Müdür: N’apıyorsunuz Mehmet bey, kendinize gelin; adama niye tükürüyorsunuz?
Mehmet bey: Niye o bana on defa sümsürüyor bi şey demisen!
Müdür: Tamam, tamam; evet Aziz bey?
Aziz bey: İşte buna on defa sümkürseniz, paketin da’vası ölüyor! Ama marhama sağlam; uzun müddet idare ediyor!
Müdür: (Yapış yapış mendili göstererek) Buna idare etmek mi diyorsunuz şimdi?
Aziz bey: Müdüre hanım, tam kurumayınca böyle oluyor, yoksa....
Müdür: Ben anlamam; yanınızda mutlaka kağıt mendil bulunduracaksınız!
Mehmet bey: Bu mıkrız (=cimri) müdüre hanım; almaz valla; siz bin (defa) söyleyin!
Müdür: Herkes yanında kağıt mendil bulunduracak! O kadar! Altıyüzelliyedi sayılı devlet memurları kanunu açık! Orda da aynı şeyi söylüyor! Herkes kağıt mendil bulundurmak mecburiyetindedir.
Mehmet bey: Markasını da yazıyor mu müdüre hanım; hayır ben kantinden her zaman Selpak alıyorum da!
Müdür: Yasa açık; orda her bi şey yazıyo!
Mehmet bey: Geçen gün bahtım kantinde Selpak kalmamış! Ben de gettim karşıki bakkaldan aldım! (Aziz beyi işaret eder.) Ama bunun aldığını hiç görmedim! (Aziz beye) Rezil oldun mu! Sen daha dur!
Müdür: Yani hakkınızda işlem mi yapalım illa ki! (Kötü kötü bakar.) Şimdi dinleyin; bugün bizler için önemli bir gün, çünkü birazdan müfettişler buraya gelecek! Kendinize çeki düzen verin! En küçük bir eksiklik istemiyorum, ona göre! Yıllık ve günlük planlarınızı isteyebilir! Hazırlıklı olun! Tamam mı? (Çıkarken) İyi dersler!
Öğretmenler: Sağoool!
Müdür çıkar. Öğretmenler oturur.
Mehmet bey: (Tülin’e) Görüyor musun, halbuki onbuçuk milyon para vermişim ben buna! Bi ay olmadı Allahıma!
Tülin hanım: (Mehmet beye) Hani Müdür sizden çekinirdi? Bakıyorum yanında mum gibi oldunuz valla!
Mehmet bey: Kim, ben ha?
Tülin: Siz tabii! (Taklit eder) Müdire hanım şöyle, Müdire hanım böyle...
Mehmet bey: (Diğerlerinin duymasını istemeyerek) Böyle şeyler söylemeyin Tülin hanım! Duyan da haket (=hakikat) sanır!
Tülin: Yalan mı canım! Herkes duydu zaten!
Mehmet bey: Tamam işte! Ben de herkes duysun diye öyle yaptım, zaten!
Tülin: Nasıl yani?
Mehmet bey: Yav, bu... Şimdi herkesin yanında bir itibarı var tabii! İşte müdür ya! E, şimdi bana da aşırı derecede bi düşkünlüğü var! Aynıyorsun değil mi; benden kaç kere rica etti! Başkalarının yanında senli benli olmayalım; beni bozma, beni kategorize etme, benle oynama, yaftayı yapıştırıp…
Tülin hanım: Hadi canım?
Mehmet bey: Emin ol, biye kadim yalvarır; ben seni heyraniyam, üzi benden çevirme deye!
Tülin hanım: Yaa?
Mehmet bey: Yaa! Yoksa, ben sert erkeğimdir! Çok kötü kızarım böyle şeylere! Ne yani, üllük mü oynuyoruz burda! Sen de sonuçta bizim gibi bir öğretmensin, değil mi ama!
Tülin hanım: Hiç!
Müzik.
Sahne 12
Sınıf.
Nuray hanım heyecanla girer.
Nuray hanım: Çocuklar, çocuklar; okula müfettişler gelecek. Sınıfımızı böyle görmesinler. Çabuk herkes bi şeyler yapsın. Nuray hanımın sınıfı böyle böyle dedirtmem ben. Bülent, çocuğum, sen koş balon al. Süsleyelim şöyle... Nuri, sen de fener alayından sorumlusun. Sibel...
Bülent: Hocam Fenerli olan benim; Nuri balon alsın!
Nuray hanım: Ya ne farkeder, sırası mı şimdi...
Bülent: Olur mu hocam; Bi Cimbomlunun fener alayı yapması kanıma dokunur benim.
Nuray hanım: İyi ya, tamam. Kızlar siz de şöyle elişi şeyler getirin evinizden. Yaş pasta yapmayı bilen var mı? Yok? Ne kadar beceriksizsiniz ya, ben sizin yaşınızdayken... neyse, siz parayı toplayın, ben hallederim onu. Meral sen de kola getiricen.
Sibel: Müfettişin yaş gününü mü kutlıycaz hocam?
Nuray hanım: Salak olma; ikram edicez heralde. Koskoca müfettiş, sınıfımıza gelicek ve bütün bir ders boyunca kuru sırada oturup kuru kuru ders dinliycek, öyle mi?
Bülent: Biz kuru kuru dinliyoz ama!
Nuray hanım: Ukala olma! Sen müfettiş misin! Hadi şimdi herkes görev başına;
Müzik.
Sahne 13
Öğretmenler odası.
Mehmet bey-Tülin hanım
Tülin hanım: Ay, yine de bir bozsaydınız, şunu! Şöyle herkesin gözü önünde!
Mehmet bey: Yoh! Herkesin gözü önünde olur mu böyle şeyler! Herşeyin bi yeri, zamanı var, değil mi!
Tülin hanım: Ne kadar olgun bir erkeksiniz! Yani ben olsam dayanamaz, şuracıkta...
Mehmet bey: Ne dediniz?
Tülin hanım: Ne zaman?
Mehmet bey: Beyahtan!
Tülin hanım: Haaa; ne kadar olgun bir erkeksiniz, dedim! Yani ben olsam dayanamaz., şuracıkta... O mu?
Mehmet bey: Evet, evet o! Şimdi diger kelimeleri atın, bi tek ‘olgun’ ve ‘erkek’ kalsın; onu bele çiplak olarak söyleyin bana!
Tülin hanım: (Şaşar.) Anlamadım! Nasıl yani?
Mehmet bey: O kelimeleri diyorum, bele çiplak bi şekilde söyleseniz bana!
Tülin hanım: Burda mı?
Mehmet bey: Burda tabii!
Tülin hanım: (Utanır) Ay, ben utanırım. A, aaaa! Ama siz... ay çok fenasınız!
Mehmet bey: Bunda ne var canım! Zaten demin söylemiştiniz!
Tülin hanım: Haaa! Yani çıplak istemiyorsunuz?
Mehmet bey: (‘Hayır’ anlamında kafasını sallar) Çiplak!
Tülin hanım: O zaman olmaz! Katiyyen olmaz! Ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim Mehmet bey! Hayır, olmaz diyorsam, olmaz! Niye ısrar ediyorsunuz ki! Mümkün değil! Allah Allah! İmkansız bir şey istiyorsunuz benden canım!
Mehmet bey: Tamam yav! Israr etme! İstemiyorum!
Tülin hanım: (Üzgün) Yaa! Neden istemiyorsunuz ama, pissiniz işte, pissiniz!
Mehmet bey: (Kendi kendine) Bu kadın milletini aynamış değilim; (eliyle gösterir) bi beleler, bi beleler! En eyisi gideyim buralardan! (Kalkar.)
Tülin hanım: Dersiniz mi var?
Mehmet bey: Yok canım! Sizin şu sorunu halledeyim diyorum!
Tülin hanım: (Heyecanla kalkar.) Ay çok teşekkür ederim! Gerekirse bir iki tokat da atın o şıllığa!
Mehmet bey: (Kasıntılı, eliyle ‘otur’ işareti yapar.) Gereken yapılacaktır, merak etmeyin!
Müdür girer.
Müdür: Mehmet bey sizin bu saat dersiniz yok muydu!
Mehmet bey: Var efendim! Ben de onun için kalkmıştım zaten!
Müdür: Çabuk derse giriyorsunuz; marş marş!
Müzik.
Sahne 14
Büyük Müdürün odası. Müdür, Arkadaşıyla sohbette.
Müdür: Ya bi tek dörtlüye kalmışım, oyun boyunca gelmedi gelmedi anasını satiym!
Arkadaşı: Dörtlü bendeydi, bilerek atmadım!
Müdür: Şerefsizim okey gelse hepinizi yakmıştım.
Arkadaşı: O, kime gideceğini iyi bilir.
Elinde bir evrakla Yardımcı girer.
Yardımcı: Müdür bey, Cihangir okuluna bi müdür yardımcısı arıyorduk ya?
Müdür: Eee?
Yardımcı: O müdür yardımcısı bulundu efenim. Sizin de olurunuza sunalım dedik.
Müdür: Kimmiş O?
Yardımcı: Mahmut bey. Müthiş kültürlü bir öğretmen. Zeki, çalışkan... Üstelik öğrenci psikolojisinden de çok iyi anlıyor.
Müdür: İyi de, biz kültürlü, zeki, üstelik öğrenci psikolojisinden de anlayan birini aramıyoruz ki, müdür yardımcısı arıyoruz.
Arkadaşı: Hiç!
Yardımcı: Ama efenim...
Müdür: Aması danası yok...
Arkadaşı: Maması...
Yardımcı: Efenim?
Müdür: (Arkadaşına) Ben özellikle danayı şe ettim.
Arkadaşı: Maması daha müsait gibi... (Yardımcıya) Cuk oturuyo, değil mi?
Yardımcı: Anlamadım?
Müdür: Yallah!
Yardımcı: Emredersiniz!
Yardımcı çıkınca
Müdür: Nasıl kitledim?
Arkadaşı: (Gülerek.) Çak!
Müdür: Arada öyle bi laf giricen epey kendilerine gelemeyecekler...
Arkadaşı: Olayı bitirmişin abim benim beee! Akşam bunu kutlarız artık.
Müdür: Masrafsal hesapsal durumlar...
Arkadaşı: Bendensin...
Müdür: Olur mu öyle şey; akşama daha çok var; o vakte kadar müşkülpesenti olan biri bulunur elbet!
Arkadaşı: Müşkülatı olan biri yani?
Müdür: Pesenti de olmalı ki pespaye olmasın?
Arkadaşı: (Gülmeye başlar) Lan sen var ya... Beni de kitleyecen he?
İçeri odacı girer.
Odacı: Efenim bir öğretmen geldi, sizinle görüşmek istiyormuş!
Müdür: Toplantıdayız, görmüyo musun!
Arkadaşı: Hiç.
Odacı: Adam aciz bir vaziyetteydi, acıdım.
Müdür: Ülen biz darülaceze miyiz! Adamın asabını si...nirlendiriyosunuz sabah sabah.
Arkadaşı: Hiç!
Müdür: Neyse, al bakalım, al!
Odacı: (Dışarıya seslenir.) Gel canım, gel.
Ali bey girer.
Müdür: Ne var? Ne istiyorsun?
Ali bey: Efenim bi müşkilatım vardı, onu arzedecektim...
Arkadaşı: Aha, bulundu!
(Müdür ‘şşş’ şeklinde uyarır.)
Ali bey: Efenim, rahatsızlık ver...
Kısa kes! Öğretmen bey, burası Marko paşanın ahırı mı, öyle her müşkilatı olan çatkapı...
Arkadaşı: Hiç! (Müdüre) ‘Dingo’nun ahırı mı’, diye hatırlıyorum. (Müdür kötü kötü bakınca) Pardon, pardon.
Ali bey: Bendeniz...
Müdür: Bırak şu ‘ben’ciliği yahu... Öğretmen adam özgeci olur özgeci; ‘ben ben ben’... Bi öğretmene yakışır mı bu kelime?
Arkadaşı: Hiç!
Ali bey: Efenim bendeniz...
Müdür: Bak, Deniz...
Ali bey: ‘Ali’ efenim!
Müdür: Az önce ‘Deniz’ dedin? (Arkadaşına) Ben mi yanlış duydum?
Arkadaşı: Yok, ben de duydum. Ama ordaki ‘deniz’ bi işe yaramıyo! Boşuna söyleniyor yani!
Müdür: Lan niye boş laflar ediyosun, Deniz bey?
Ali bey: Bendeniz Ali efenim!
Müdür: Deniz mi Ali mi ya?
Ali bey: Ali efenim! Deniz’i yok!
Arkadaşı: Fesuphanallaaaah! Kafam karıştı benim! Senin?
Müdür: Bak içeri girdiğinden beri yarım saat geçti, hala meramını anlayabilmiş değilim!
Ali bey: Efenim, bend.. ben...
Müdür: Yahu anladık sen... Sen...
Arkadaşı: (Bir şarkıyı taklitle) Sen neymişsin be abi!
Odacı girer.
Odacı: Efenim belediye başkanı arıyor, ne diyeyim?
Müdür: Hemen bağlıyosun.
Arkadaşı: (Ali beye) Bağlayamadın, gidiyosun!
Ali bey: Ama...
Müdür: (Ahizeyi kaldırırken Ali beye eliyle ‘çık’ işareti yapar. Ali bey çıkar.) Saygılar başkanım... Hürmet bizden... Cenabı Rabbil... efenim?
Müzik yükselir.
Sahne 15
Öğretmenler odası.
Sait bey, Mehmet bey, Muhittin bey, Abdurrahman bey.
Kıdemli öğretmen ve Stajyer.
Kıdemli öğretmen: Bak Çekirge, sana burdaki öğretmenleri tanıtayım. Mesela şu sağda oturan, Sait bey, sağcıdır. Şu soldaki Muhittin bey, solcudur...
Stajyer: Yakası neden açık duruyor?
Kıdemli öğretmen: Solcu olduğu için, iki yakası bi araya gelmiyor.
Stajyer: Anladım. (Mehmet beyi göstererek) Peki şurdaki öğretmen? Sağcı mı, solcu mu?
Kıdemli öğretmen: İkisi de değil; O tirşikçidir.
Stajyer: Anlamadım?
Kıdemli öğretmen: Zamanla anlarsın.
Stajyer: (Abdurrahman beyi göstererek) Şu öğretmen peki? O da mı...
Kıdemli öğretmen: Valla mevcut siyasi literatür Onu tanımlayamıyor Çekirge!
Stajyer: İlginç...
Kıdemli öğretmen: Şimdi de seni tanıyalım.
Stajyer: Ben...
Kıdemli öğretmen: Sen fakir bir ailenin, doktor veya mühendis olması için dua edilen ve ama sonuçta öğretmen olan en küçük çocuğusun değil mi?
Stajyer: (Şaşarak) Nerden anladınız? Hayret!
Kıdemli öğretmen: Bunda şaşacak bir şey yok oğlum, bütün fakir aileler çocuklarının doktor, mühendis veya subay olmasını isterler; ancak çocukları ya öğretmen olur, ya memur, ya da işçi!
Stajyer: Sanırım isabetli bir saptama bu hocam!
Kıdemli öğretmen: Tabii ki! Şimdi bu gibi çocuklar, yani senin gibi gençler, büyük bir azim ve heyecana sahiptirler ve fakat hayata eksiden başladıkları için, kısa süre içinde donarak telef olurlar! Bu nasıl oluyor diyecek olursan…
Stajyer: Demiyorum, derse girmek istiyorum...
Kıdemli öğretmen anlatır. Müzik.
Kıdemli öğretmen: Oğlum biz de seni derse hazırlıyoz heralde... Hazırlıksız mı girecen yani?
Stajyer: Kesinlikle... Fakültede bize çok iyi hazırlık yapmamız gerektiğini öğrettiler...
Kıdemli öğretmen: Tamam. Dinle o zaman!
Müzik yükselir. Kıdemli öğretmen anlatır.
Sahne 16
Okul Müdür odası.
Müdür, Vedat’tan (muhbir öğrenci) bilgi almaktadır.
Müdür: Peki Muhittin hoca sınıfta n’apıyo?
Muhbir öğrenci: Derste uyuyo. Bi arkadaşımıza görev veriyo, sen anlat diyo dersi. O anlatırken kendisi ya uyuyo, ya da İddia kuponu dolduruyo.
Müdür: Peki Celal bey n’apıyo?
Muhbir öğrenci: O da ya dersanesinden ya da çocuklarından bahsediyo. Bi tanesi mühendisliği mi kazanmış ne, onu anlatıyo bize sürekli.
Ali bey, kolundan tuttuğu bir çocukla girer. Çocuğun ayağı çıplaktır.
Ali bey: Müdüre hanım, bu öğrencinin ailesi oldukça yoksul. Biz okul olarak bu çocuğa ve ailesine yardımcı olabilir miyiz acaba? En azından bi çift ayakkabı, elbise falan alabilsek... Görüyosunuz,
Gönderen : musar63 - 19.05.2007 - 00:09
|