IKSV

Tayfun PİRSELİMOĞLU






Her roman kahramanının sahibi olduğu, ( onu kendisiyle ilgili yazmakla yükümlü tuttuğu ) bir yazarı vardır.

  

  

   İlk kitabı ‘Çöl Masalları’ 1996 yılında yayınlandı. Ardından ‘Kayıp Şahıslar Albümü’ (2002), ‘Malihulya’ (2003), ‘Şehrin Kuleleri’ (2005) geldi. ‘Hiçbiryerde’ filminin ödüllü yönetmeni, yazar Tayfun Pirselimoğlu’yla birlikteyiz.

  

  

   - Neden bütün romanlarınız anlatıcının önsözüyle başlıyor ? Yazarlığınızın alamet-i farikası gibi birşey mi bu ?

  

   - Bu, romanın kapısını açan, kapının önündekini oyuna davet eden bir girizgah aslında. Eşiktekine -yürümeye niyetliyse- başına geleceklerle ilgili bazı ihtimalleri fısıldayan, kimi imalarda bulunan, hatta uyaran bir işaret de denilebilir. Önsözleri yazmaktan özel bir keyif aldığım da doğrudur; bu biraz da ipin üzerinde yürümeye başlarken attığım ilk adım sayılmalı.

  

   - Üslubunuza yönelik; ilk bakışta dikkati çeken çok zengin bir dil kullanmanız. Eski, bugün birçoğu unutulmuş ya da belli bir yaş grubu dışındakilerin kullanmadığı sözcükleri de çok sık olmasa da kullanmaktan çekinmiyorsunuz. Zifos, kemiyet, şukka, insiyak vs...Özellikle genç okur tarafından anlaşılmamak, ya da "sözlük yardımıyla okunan yazar" olmaktan endişe etmiyor musunuz ?

  

   - Sözlük yardımıyla okumak daha çok okuyucu için bir endişe sebebi sayılmalı. Bir önceki kuşağın bile dilini anlamama ihtimali huzursuz edici bir hal. Türkçeyi tuhaf bir ‘sterilizasyon’dan geçirmenin ardındaki ideolojik çabanın sıkıntısını anlamama rağmen, sonucundaki vahameti görememelerini affedemiyorum. Bir o kadar da vahim olan, genç kuşağın kullandıkları dil konusundaki fakirlik ve sakilliği fark edememesi, hatta neredeyse bunu bir erdem sayar olması. Ondan da fenası, gazetelerde kalem oynatan çoğunluğun kullandığı Türkçe. Dilin yalnızca meram anlatmaya yarayan bir işlevi olduğunu düşünenler için bile durum iç karartıcı. Bütün bunların toplamından ortaya sözlükle kitap okuma hevesi olan gençlerin çıkacağını düşünmek bile fazla iyimserlik olur. Ben doğduğum evde kullanılan dille, konuştuğum Türkçeyle yazıyorum; ‘anlaşılmamak’ yazarlık endişelerimin arasında yer almıyor; anlayamamak da olsa olsa okurun çözmesi gereken bir sorun gibi duruyor.

  

   - Bizim yazarlarımız, aydınlarımız arasında; doğrudan siyasi söylemi olmayan, bireysel sorunlara odaklanan yapıtlar için "kaçış edebiyatı" gibi tanımlamalara giden bir zümre daima varolmuştur. Oysa günümüzde feministlerin sloganı "bireysel olan politiktir". Sizin birey'e atfettiğiniz önemin nedeni nedir ?

  

   - Edebiyat, içinizdeki karanlığa açılan kapıdan geçme isteğinizin, merakınızın bir ürünüdür. Orada sizi çeken ya da büyüleyen her ne varsa peşine takılır gidersiniz. Bunun ‘kaçmakla’ ilgili bir seçim olduğunu düşünenlerin huzurunu bozar mı bilmem ama sözü edilenin ‘acıyla’ yakın bir ilişki hali olduğunu düşünüyorum. Her kelimenin bir derdi zaten vardır. Edebiyatın ona yüklenmek istenilen görevlerden azade başka bir menzili, hatta menzilleri olabileceğini akılda tutmak gerek.

  

   - Romanlarınızda ana öyküyü daima yan öykücüklerle besliyor, bunu yaparken çok uzun, inanılmaz incelikleri, keskin gözlemleri ve zaman zaman tarih - mizah içeren detaylara girmekten çekinmiyorsunuz. Okurun sıkılabileceği ya da şaşırabileceği, kafasının karışabileceği, ana hikayeden kopabileceği gibi bir endişe duymuyorsunuz herhalde ?

  

   - Okuyucunun her türlü sorumluluktan sıyrılmış olduğunu düşünerek ona göre kalem oynatanların edebiyatın erdemli yanını oluşturduğuna inananlardan değilim. Has edebiyatın meşrebi böyle bir ucuzluğu kaldırmaz. Benim bir yazar olarak talebim ‘okumak’ için eline kitap alanın sayfaları feraset ve sorumluluk sahibi bir okuyucu olarak çevirmesi. Okuyucunun kafasının karışmaması ya da canının sıkılmaması için yazılmış zaten epeyce bir kitap var.

  

   - Sanki bütün kitaplarınız, içiçe geçmiş ve zekice kurgulanmış hikayelerden oluşuyor. Yoksa "masal" mı demeli ? ( "Masal" sözcüğünü kullanmamın nedeni biraz da, doğunun sözlü aktarım geleneklerinin izini sürdüğünüz izlenimine kapılmam; bütün öykülerin bir anlatıcı tarafından aktarılıyor olması.)

  

   - Hayatın bizatihi kendisinin çok ince hesaplanmış ve iç içe geçmiş büyük bir hikayeden oluştuğuna inanıyorum. Bu açıdan hayatın ucu bulunmaz bilmecesinin içerisinde çaresiz bir Minotauros olarak önümüze çıkan sokaklara dala çıka yaşamaktan başka yapabileceğimiz bir de yazmak var; gördüklerimizi, gördüğümüzü sandıklarımızı, görmeyi istediklerimizi, hayallerimizi yazmak. Bu aslında ‘hakikatın’ peşine düşme macerasıdır. Masal, zahiri olanı didikleme yolunda en çekici yöntemi oluşturuyor. Bu nedenle masalları ve onları anlatmayı seviyorum.

  

   - "Sıradan insanların hiç te sıradan sayılmayacak öykülerini anlattığınız" şeklindeki yoruma katılır mısınız ? Buna fantastik edebiyat demek ne kadar doğru ? Ya da adlandırmak gerekse siz nasıl adlandırırsınız ?

  

   -Dostoyevski mektuplarından birinde sıradan insanın ‘korkunç’ olduğunu yazıyor. Tam da bu yüzden ‘sıradan’ olanı çok çekici buluyorum. Kazıdıkça altından daha da ürkütücü bir suretin çıktığı kat kat bir resimden söz ediyoruz. Onların hikayeleri gerçekten ‘korkunç’ ve anlatmaya çok fazla değer ancak bunlardan söz etmenin, onları kağıda dökmenin çoğunluğun anladığı biçimde ‘fantastik’ bir tarafı olduğunu düşünmüyorum.

  

   - Roman kahramanlarıyla empati kurar mısınız, sizce şart mıdır bu ?

  

   - Belki de daha doğrusu şudur; her roman kahramanının sahibi olduğu, onu kendisiyle ilgili yazmakla yükümlü tuttuğu bir yazarı vardır.

  

   - Malihulya'da rüyasında gördüğü bir surete aşık olan küçük bir berber çırağının, o aşkın peşine düşüp başından geçen maceralar anlatılıyordu. Metin Erksan'ın, fotoğrafta gördüğü surete aşık olan bir adamı anlattığı ve kimi eleştirmenlerce "psikolojik bir vaka" olarak nitelendirilen Sevmek Zamanı filmi geldi okurken aklıma. Sizce insanoğlu aşk'la neyi arıyor ? Cinsellik bu kadar prim yaparken neden "saf" aşkı anlatma, sorgulama ve yolaçabileceği tahribatlara işaret etme yoluna gittiniz ?

  

   - Surete vurulmak bir ‘doğu’ temasıdır; aşkın kendisi kadar akıl dışı bir tasavvur. Aşk, huzursuz bir ruhla, elde edilmedikçe harlanan, yaklaştıkça uzaklaşılan nafile bir huzur arama ve değişme halidir. Her ‘arama’ hali gibi ilahi bir yanı olduğundan ardında kaybolmanın marazi bir zevki vardır. İşte o anlarda aslında bir ‘hakikatin’ peşinde olduğumuzu, ondan vazgeçmediğimizi işaret etmek için o sureti gösteririz. Haşmet’in gösterdiği aslında ona Azrail’in çizdiği bir resimdir. Herkesin gönlünün bir kıvrımında gizlediği bir resmi vardır.

  

   - Sanırım Dostoyevski'yi diğer bütün yazarlardan ayrı bir yere koyuyorsunuz. Suç ve Ceza'dan da etkilendiğinize dair ipuçları var kitaplarınızda satır aralarında.

   Aşka ve aşkla yaşanan cinselliğe ulvi bir anlam yükleyen onca roman kahramanınıza karşın, neredeyse anlattığınız bütün aşkların mutsuz sonla ve taraflardan enaz biri için felaketle sonuçlandığından yola çıkarak sorayım, sizce aşk " insanın kendi kendine verdiği bir ceza" olabilir mi ?

  

   - Derin bir acıyı barındırmasına rağmen ona çılgınca sahip olma arzusu belki ruhumuzun temizlenmesi için gereklidir. Bu hikayenin içerisinde yer almamız, bu ‘cürümü’ işlememiz belki bundandır. Aşk, bize hayatta var olma nedenimiz olarak gelir; bu, verdiğimiz her cevabın yanlış olduğu bir merak halidir. Benim romanlarımdaki -Malihulya’daki mesela- figürler aşkın cezbesiyle bütün dengelerini kaybederler ve bir türlü ulaşamadıkları sevgililerinin peşine düşerler; onu ya bulamazlar ya da bulduklarında erişemezler. Ama sonunda kendi hikayelerini birisine -Haşmet’e- anlatırlar. Şunu hissederiz ki, o hikayenin sahibi olmak onları değiştirmiştir; huzursuz ama bu huzursuzluklarından tat alanlardır. Kaderleri böyle yazılmıştır ve bundan dolayı ellerinden de başka bir şey gelmez. Böyle bakılınca aşkın -tuhaf ama- kişisel bir iradeyi barındırmadığını da idrak ederiz.

  

   - Romanlarınızda kendi desenlerinize yer veriyorsunuz, bütün kapaklar da sizin çizgileriniz. (Kahramanlarınızı betimlediğiniz bu resimlerle okurun kafasında oluşturduğu suretin - imajın mı demeli ?- bozulabileceği gibi bir olasılık ta var. Sizin hayalinizle okuyucunun hayali karşı karşıya geliyor bir anlamda.) Aynı zamanda bu durum, edebiyat yapıtlarında çok rastlanır bir durum da değil, neden böyle bir gereksinim duydunuz ?

  

   - Bu bir gereksinimden çok elimi açıp gösterme hali. Kendi fantasmamı her cephesiyle sunma isteği olmalı. Bu, okuyucunun hayalini dürtüklemek amacı taşımıyor; var olma nedenlerini benim hayalimin suretini açıkça ortaya koyma hevesinde aramalı.

  

   - Neden kitaplarınızdaki bütün önemli olaylar Pazar günleri yaşanıyor ?

  

   - Pazarları günlük hayatımızın takviminde hiçbir şeyi barındırmayan bir gündür; sakin ve durgun geçmesi, huzurlu olması planlanan bir gün. İnsanın başına bir ‘şeyin’ hiç gelmemesi gereken bir gün. Ama romanlarda öyle olmuyor işte…

  

   - Cennet metoforu da sık kullandığınız imgelerden. Kah bir pavyonun, kah bir berber dükkanının, kah bir kahvehanenin ismi olabiliyor. Sizin cennetiniz nasıl bir yer ?

  

   - İnsanın kafasında çizdiği ‘cennet’ resminin, huzur hayalinin pek zavallı olduğunu düşünüyorum; belki bu yüzden romanlarda sözü edilen sefil mekanlar bu ironiyi barındırıyor. Kişisel cennetimin tasviri belki bir romana konu olabilir.

  

   - Her kitapta birbirinden bağımsız gibi görünen bölümler arasında bir ilinti olduğu gibi, bana sanki kitaplarda da birbirine göndermeler var gibi geldi ?

  

   - Öyle. Daha önce sözünü etmeye çalıştığım gibi, var olan her şey birbiri ile bağıntılı; bu açıdan kitapların içerisindeki hikayeler de -dikkatli bir okurun gözünden kaçmadığını umduğum şekilde- diğerlerine bağlandıkları oluyor. Bilmece çözmekten hoşlananlar için oyunun bir parçası da bu. Hele Kara ailesinden burada söz etmekte yarar var. Bu geniş bir aile ve fertleri olur olmaz zamanlarda, olur olmaz yerlerde ortaya çıkıyorlar.

  

   - Kayıp Şahıslar Albümü'nü İç İşleri Bakanlığı'nın bastırdığı aynı adlı albümden yola çıkarak yazdığınızı anlatmıştınız bir röportajınızda ve günün birinde filmini de yapmayı düşündüğünüzü söylemiştiniz. Sinemada anlattığınız ve ilerde yazmayı düşündüğünüz bir öykü var mı, ya da olabilir mi ?

  

   - Gerçekten İç İşleri Bakanlığı’nın çıkartmış olduğu, içinde kayıpların resimlerinin sıralandığı böyle bir kitap var. Tuhaf bir durum ama, kapağına da elinde bir büyüteçle Türkiye’ye bakan bir polis karikatürü çizilmiş. Bu kitap elime geçtiğinde beni çok sarstı; en masum, en hazırlıksız, en kendi olmaya çalıştıkları bir anda, bir daha asla dönemeyecekleri bir mekanda, meçhule bakarken peliküle kaydedilmiş olanlar sayfa sayfa dizilmiş sizi izliyorlar. Kayıp Şahıslar Albümü buradan çıktı. Kaybolma hali beni çok ilgilendiriyor; bu hem kaybolanın kendisi hem de geride kalıp peşine düşen için kaotik bir durum. Aslında senaryosunu yazdığım İz filmi de yaşayıp yaşamadığından tam emin olamadığımız birinin peşine düşen bir polisin hikayesidir. O hikayenin fısıltısı bazı kitaplarda duyulabilir; belki bir gün onu roman olarak yazabilirim. Ama ne zaman bilmiyorum.

  

   - Çöl Masalları'nda geçen hikayelerden biri çok etkileyici. Yıllar süren çileli bir çalışma sonunda meydana getirilen Züleyha robot, karşısına çıkan her oyuncuyu yeniyor satrançta.Ve günün birinde Züleyha çalınıyor. Yıllarını ve servetini Züleyha'yı bulmak için heder eden sahibi (aynı zamanda mucidi), onu genelevde buluyor. Çığırtkanlar "Züleyha tüm erkekleri mat ediyor" diye bağrışarak müşteri toplamaktadır. Sahibinin "Tüm örselenmiş kadınların utancıyla yatarken dünyanın en büyük beyni olmanın acısını da hissediyor muydu ?", "Demek, sefil erkekler kendilerini aşağılayan böyle bir kadına karşı alınacak yenilgiyi tatmaya koşa koşa geliyorlardı." gibi ifadeleri, - erkek bir kalemin ürünü olduğu düşünülürse- erkekler adına bir özeleştiri olarak ta okunabilir mi ?

  

   - Züleyha’nınki can yakıcı bir hikaye; içerisinde masumiyetin ve insan onurunun aşağılanmasının en uç noktalarını barındırıyor. Bunu bir özeleştiri insiyakıyla yazmadım; daha derin bir anlam atfettiğimi düşünüyorum. Kötülük ve zeka üzerine yazmak beni dürtüklemiş olmalı.

   - Son kitabınız Şehrin Kuleleri olağanüstü bir dönemden geçen bir coğrafyada geçiyor. Kitapla ilgili eleştirilerde 12 Eylül dönemine gönderme yapıldığı yazıldı zaman zaman. Bir amacınız da 12 Eylül'ü eleştirmek miydi gerçekten ?

  

   - Benim kuşağım memleketin en kaotik dönemlerini yaşamak zorunda kalmışlardan oluşuyor. Bunun travması az çok herkesin payına düşmüştür. Balık tutup resim yapmanın her zaman bir masumiyeti barındırmayacağını algılamakta zorluk çeken, geçmişten habersiz genç kuşağın biraz toprağı eşeleme ihtiyacı içerisinde olacağını ummak da artık pek safiyane bir dilek haline geldi. Şehrin Kuleleri, farazi bir zamanda geçen bir ‘arama’ hikayesini anlatıyor; ne ki, sözü edilenler, arkada olup bitenler çok kişi için pek aşina gelecektir. Karamsar bir kitaptır o; anti ütopyacı bir hikaye. Karanlık bir zamanın izini sürer ki, bu coğrafya için çok da bilinmedik bir bilmece sayılmaz.

  

   - Felluce isimli bir sergi açmıştınız. Burada resimlerinize bir öykünüz eşlik etmişti. Oysa Felluce'yi bir kitapta anlatmak, ya da sadece öyküyü anlatmak ta mümkündü. Bu yolu seçmenizin, 'ressam olmanın avantajını kullanma'nın dışında bir nedeni olmalı ?

  

   - Felluce’yi bir sergi olarak tasarlamıştım. Resimleri yaparken bir yandan da bir hikaye oluştu. Bu ikisini bir arada kotarmanın doğru olacağını düşündüm. Bunun, ne resim ne de hikaye adına çok alışıldık bir yöntem olmasa da birbirlerine haksızlık etmediklerinden doğru aktığını düşünüyorum.

  

   - Edebiyat, resim ve sinema...Yaratıcılığınızı hangi alanda daha fazla yansıtabildiğinizi düşünüyorsunuz ?

  

   - Bunu ölçüp biçmek içimden gelmiyor. Roman, ya da resim, ya da senaryo bir şekilde kapımı çalıyorlar ve ben onları içeri buyur ediyorum. Bunda fazla bir dahlimin olduğunu söyleyemem. O fikrin nasıl çıkıp geldiğini tam kestiremediğim gibi, neden bir senaryo ya da roman halinde göründüğünü de bilemiyorum. Sinemanın bunların içerisinde farklı bir yeri var, sizin dışınızda başkaları da işe dahil oluyorlar ve çok meşakkatli bir sürece yayılıyor.

  

   - Sinemada anlatamadıklarınızı mı kitaplarınıza taşıyorsunuz ? Ya da anlatmak istediğiniz bir öyküyü filmle ya da kitapla anlatma yoluna gitmenizde neler belirleyici olur ?

  

   - Belirttiğim gibi bir hikaye fikrinin romana ya da filme dönüşmesi durumu kolay anlaşılır gibi değil. Sinemanın maddi zorunluluklarının sizi kısıtladığı da doğrudur. Kaleminizin özgürce cenk edeceği boş sayfalarla karşılaştırıldığında bir anın peliküle geçmesi, içinde maddi ve manevi sıkıntılar barındıran çok daha korkunç bir süreci gerektiriyor. Yine de, bunun göze alınabilen tasarruflarla gerçekleştirmeniz mümkün olabilir. Kayıp Şahıslar’ı bir filme dönüştürmeyi ne zamandır tasarlıyorum. Şu sıralarda senaryosuyla da uğraşıyorum.

  

   - Mehmet Eroğlu Ayşe Arman’a verdiği bir röportajda "Türkiye'de 10 bin kişilik kemikleşmiş bir okur kitlesine sahip olan her yazar, istediğini yazmakta özgürdür." demişti. Yazarın özgürlüğünün sınırlarını okur sayısının belirlediği görüşüne katılır mısınız ?

  

   - Böyleyse, tuhaf ve vahim bir durumu işaret ediyor. Yazarın özgürlüğünü okuyucu sayısının belirlemesi fikri olsa olsa utanç vesilesi sayılabilir. Bir yazarın çok okunur olmasını istemesinin ardında daha çok özgürleşmesi isteğinin barındığına, bunu da bir sayıya tekabül ettiğine dair bir vesvese ‘saf’ edebiyat ülkesinin sınırlarından geçebilir mi, bir düşünmek gerek. Bir hesabı tutturma endişesiyle yazmanın ‘zamanın ruhuna’ pek yaraşır olduğunu kabul etmemek de elde değil.

  

  

   reyhany@cnnturk.com.tr

  

  



Reyhan YILDIZ - 30.01.2007 - 12:34



Yorumlar   




Reyhan YILDIZ - Diğer Röportajları   





 
    Röportaj

    Anasayfa
    Haberler
    Kültür Sanat
    Sinema - Tv
    Kitap - Dergi
    Müzik - Konser
    Tiyatro
    Tiyatro Tarihi
    Oyun Tekstleri
    Çocuk Oyunları
    Lirik Tiyatro
    Köşe Yazıları
    Röportajlar
    Tiyatro Toplulukları
    Sahneler - Salonlar
    Ajanslar - Firmalar
    Linkler
    Site Haritası
    İletişim
    Forum
    Üye Ol
    Cast Üyelik

   TV İzlenme Oranları
TV İzlenme İstatistikleri 08.05.2008

1 KURTLAR VADISI PU
1 KURTLAR VADISI PU
2 KAVAK YELLERI
2 KAVAK YELLERI
3 ANNEM
3 KURTLAR VADISI PU
4 KURTLAR VADISI PU
4 SINAN CETIN'LE FE
5 UGUR DUNDAR'LA ST
5 BEZ BEBEK

   Faruk KARAÇAY
 Faruk KARAÇAY - Yıkımlar İçin

   Anket
En İyi Haber Kanalı Sizce Hangisi

  CNN TÜRK
  NTV
  SKY TÜRK
  HABER TÜRK
  KANAL TÜRK



Anasayfa | Bize Katılın | Şifremi Unuttum | Linkler | Site Haritası | İletişim