Orasından Burasından Yolunmuş Bir Parodi: “Denizaltında Altı Tahammülfersa”
İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’nu bir TV kanalındaki “Haneler” dizisi ve beş yıldır sahneledikleri “Hastasıyız” adlı tiyatro oyunu ile tanıdık. 2009–2010 sezonu oyunu olarak sahneledikleri “Denizaltında Altı Tahammülfersa” başlıklı oyunlarını ise yeni izleyebildim. TV’deki dizilerine değinecek değilim, zira televizyon işi benim “iştigal” konumun dışında. “Hastasıyız”ı da izleyemedim, dolayısıyla söyleyecek sözüm yok. Ama “Denizaltında Altı Tahammülfersa”yı mademki izledim, o halde bu oyunu masaya yatırdıktan sonra söyleyecek sözüm olmalı ve çok!
Önce, Saygın Delibaş-Fethi Kantarcı ikilisinin yazdıkları ve yönettikleri oyunun konusuna bakalım. Metni yazanlar eski, miadını doldurmuş “Dübür Bey” adlı denizaltının, jilet olmak için çıktığı son seferin öyküsünü anlatmaktan yola çıkmışlar. Radarı söktürüp, Digitürk taktıracak kadar bezgin ve alkolik Kaptan Baykal önderliğinde çıkılan bu son seferde, mürettebatın başına bir deniz yolculuğunda olması olanaksız ne varsa gelmekte. “Dübür Bey”in, hepsi birbirinden farklı özelliklere sahip mürettebatı, oyun boyunca “ara sıra” durumu pek de parlak olmayan ülkemiz gerçeğine ve siyasi durumlara da göndermelerde bulunmakta. Oyunun finalinde “dünyayı kurtaran adamlara” dönüşen kahramanlar, aslında tüm kavgaların ve tartışmaların boş olduğu mesajını veriyor; asıl olanın kardeşlik ve en önemlisi hepimizin aynı geminin yolcusu olduğumuz gerçeği vurgulanıyor.
Oyun başlar başlamaz kendini gösteren argo sözcükleri, küfürleşmeleri oyunun akışı gereği kabul ettim de argoda “anüs” karşılığı kullanılan, kimi yörelerde de hemoroit adlandırması olan “dübür” sözcüğünün denizaltıya hangi amaçla verildiğini düşünmeye başladım. Neden Makat, Matkap, Yuvarlak, Sıfır, Arka, Dubur, Dumur, Mabad, Delik, Merkez, Geri, Dışkılık, Simit, Kıç, Mayasıl değil de “Dübür?” Anlamadım. Gel gelelim, İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’nun kurumsallaşma adına çalışma yapmadığını, estetik anlamda, sanat anlamında "Nasıl bir tiyatro”nun yanıtını aramadığını, hatta “bir reji nasıl yapılır”ı, “bütünlüklü bir reji nasıl yapılır”ı kurcalamadığını daha oyunun ikinci tablosunda anladım. Hele o kartondan kadın figürü “Sementha” hangi amaçla kullanılmış, inanın bana, zerre kadar riyam yok, merakımdan çatladım.
Ne yalan söyleyeyim, oyun boyunca bu gereksiz “Dübür” bayağılaştırmasının karşısında durdum. Hele oyunun sonunda anladım ki, bu ad hiçbir anlam taşımamaktadır ve fevkalade gereksiz bir yakıştırmadır. Bu ad, seyirci böyle istiyor diye konduysa “vay tiyatronun haline” diye yakındım, tiyatrocu Saygın Delibaş-Fethi Kantarcı çiftini ayıpladım.
Diğer taraftan, aynı yazar ikilisi önceden belirlenmiş bir yapı içerisinde yeni bir şey söylemeden olasılıklara işaret etme ve yapı içinde oyuncul bir “eylem alanı” oluşturmayı amaçlamışlar ve bunu başarmışlardı. Doğrusu hoşlandım. Söylenmiş sözün, tamamlanmış yapıtın dışında bir şey söylemenin, ona karşıt bir yorumda bulunarak diyalektik süreci başlatmanın yerine, içinde doğrudan “oyun oynamak” vardı yaptıkları işin. Türkçe hatalarına (örneğin Aşçı Seyfi’nin repliğinde “saygı” ve “hürmet” sözcüklerinin yan yana kullanılması gibi) rastlanılıyordu, ama önceden yaratılmış bir kurgunun ya da bir düşüncenin yapısı içinde, düşüncenin farklı hallerine ve noktalarına işaret etmek başarısına da ulaşmışlardı.
… ulaşmışlardı da, ülkenin politikasına değinme işini pek kıyısından köşesinden ele almışlardı. Bol küfür-kâfirli, tamamıyla güldürmek amaçlı, hatta örneğin Serhan Ernak’ın ve Barış Başar’ın şişmanlıklarından yararlanılarak seyirciyi gıdıklayan tablolarla süsledikleri oyuna, etliye sütlüye dokunmadan birkaç politik espri serpiştirmişlerdi. Oysa oyun metni köhnemiş denizaltısıyla, denizaltının kendi kendine yol alıp Dolmabahçe Sarayı’na doğru tam anlamıyla başıboş yol almasının yanı sıra, siyasal gelişimleri konu edinerek toplumun çıkarlarını savunan, seyircinin gülme duyusundan çok aklına yönelen bir metin haline pekâlâ gelebilir, getirilebilirdi. Delibaş-Kantarcı çifti, ülkede yaşanan toplumsal siyasal çalkantılardan tiyatronun da olumsuz bir pay aldığı bu günlerde bu oyunu bal gibi toplumcu gerçekçilikle pekiştirebilirdi. Nicelik ve nitelik açısından durgunluk yaşayan oyun yazarlığı alanına da ivme getirebilirlerdi. Böylece İstanbul Kraliyet Tiyatrosu modern bir yapının; yenilikçi, çağdaş bir yapının, hem kurumsal hem de estetik anlamda örneğini verebilirdi.
Hal böyle olunca, İstanbul Kraliyet Tiyatrosu “dübür” ile “g*t”, ile, “has**iktir” ile, II. Kaptan’ın başına I. Kaptan’ın apoletini takması ile, ekibin I. Kaptan ile birlikte rumba yapması ile, Demirel’den bir cücük espri ile, “van minüt” ile kahkaha avlayacağına; bir anlamda özeleştiri dönemine önayak olur, insanların nerede hata yaptıklarını tartışacağı ve kendilerini bulacağı bir oyun sahneleyebilirdi. Sıradan bir parodi ile de samimi tiyatro; içten, yaşayan bir tiyatro, yani seyircinin seyrettiği noktada sahne üzerindeki rol kişilerine inandığı, onların yaşadığına inandığı bir tiyatro bu oyundan çıkabilirdi.
Gelgelelim kimin, kimin işine burnunu sokma hakkı var ki?
Nasıl olsa bugüne değin herkes ektiğini biçti.
Dolayısıyla karışmamak en iyisi!
* * *
İbrahim Ersoylu’nun ışık tasarımında sahne tonlaması olabildiğince savsaklanmış. Ersoylu, oyuncuların görünüşlerinin daha belirgin olmasını sağlayacak, dekordan uzaktaymış gibi görünmelerini sağlayacak ters ışıkları da hiç kullanmamış. Ses düzenine ise sözüm yok. Benim pertavsızım altındaki genç dekor tasarımcısı Gamze Kuş ilkel, ama sahneye devinim katan bir dekor tasarlamış. Kaptan’ın şarap kadehinin içine kırmızı boya sürerek seyirciye yutturmaya kalkmasını atlarsam, sahnede Kuş’un yarattığı devinim çizgi, renk, malzeme ve plastik parçaların öbeklenmesinden oluşmuş. Şarap kadehinin içine kırmızı boya sürerken, sanırım o tablodaki denizaltının sallanmasında kadehin içine konulacak sıvıyı (gerçek şarap, vişne suyu ya da boyalı su) I. Kaptan’ın üstüne ya da sağa sola dökeceğinden korkmuş. Gene Gamze Kuş imzalı kostümlerin “posta müvezzii” tarzında olanlarını ise hiç mi hiç sevmediğimi, hatta Gamze Kuş’a da yakıştıramadığımı söylemeden geçmemeliyim.
Oyuncuların tümü mükemmel bir performansla doğrusu kusursuza yakın bir oyunculuk sergiliyor. Serhan Arnak sevimli bir Kaptan çizmekte, ama sözleri anlaşılamayan oyuncunun sahnede yeri olamayacağını sanıyorum bilmiyor. Arnak, sahnede sadece başarılı tipleme yapmanın bir işe yaramadığını bilmeli; çeşitli sesler aracılığıyla vurgu, tonlama, hız özelliklerini de kullanarak konuşmasını beslemeye çalışmalı; gerekirse ses, nefes, artikülasyon, fonetik dersleri almalıdır. Tiyatrocu olmak, tiyatroya layık olmak istiyorsa tabii!
Diğer oyuncular Ahmet Saraçoğlu, Alper Düzen, Fırat Doğruluoğlu, Barış Başar ve Murat Akkoyunlu gerçekten birbirlerinden yetenekli oyuncular. Onları sahnede seyretmek seyirciye gerçekten keyif vermekte...
Aralarında Makine Mühendisi Neptün (Murat Akkoyunlu), işin doğrusu burun farkıyla bir gıdım önde…
|