Tiyatromuzun Ecesi Yıldız Kenter, Lear Olurken: “Kraliçe Lear”
Kanadalı yazar Eugene Stickland'ın yazdığı ve Kanada'dan sonra ilk kez bu sezon Türkiye'de Kent Oyuncuları tarafından sahnelenmeye başlanılan Kraliçe Lear oyunu, sanatın, kendimizi en yalnız ve çaresiz hissettiğimiz anlardaki birleştirici gücünü anlatmakta. Yaşlı bir oyuncu olan Jane (Yıldız Kenter), sadece kadınlardan oluşacak bir yapım olan Shakespeare’in (1564–1616) “Kral Lear (yazılışı 1605)” oyununda Lear rolüne hazırlanmaktadır. Ona ezberde yardıma gelen Heather (Sedef Şahin) ise liseli bir genç kızdır. Oyunun üçüncü kişisi ise bir çellisttir (Feride Berin Varol), çünkü çello Jane'in unutkanlık anlarındaki iç sesi haline gelmiştir. Deli dolu, ama sevimli genç kız, yaşlı kadına yılmamayı; yaşlı oyuncu ise genç kıza yaşamı tanımayı, yaşamla barışmayı, yaşam sevincini ve umudu öğretiyor.
Eugene Stickland, Batı Kanada Rocky Dağları’nın yakınlarındaki Calgary, Alberta’da yaşayan ödüllü bir oyun yazarı. Oyunları Kanada ve ABD’nin hemen her yerinde oynanmakla beraber, Eugene Stickland’ın ülkemizde tanıyanının olduğunu pek sanmıyorum. “Queen Lear”i Kanada'da yaşayan İzmirli bir hanım olan Aylin Sar izlemiş: "Bu oyun sizin için yazılmış gibi..." diyerek Yıldız Kenter’e göndermiş. Yıldız Kenter de: “Hakikaten, tam bana göre,” demiş, metni kızı Fatma Leyla Kenter Tepedelen’e çevirtmiş. Kanadalı yazar, oyunu esasında Urban Curvz Kadın Tiyatrosu'nun kurucularından Joyce Doolittle için özel olarak yazmış ve ilk kez de Şubat 2009'da Urban Curvz'de seyirciyle buluşturmuş. Türkiye'den gelen teklife, hele teklif Yıldız Kenter’den gelince pek şaşırmış, atlamış uçağa Türkiye’ye bile gelmiş, oyunun hem ikici gecesini, hem de galasını izlemiş ve de sahneye konuluş/oynanış olarak “fantastic” bulmuş.
Oyunda yaşlı oyuncu Jane’nin çalıştığı “Kral Lear”, malûmunuzdur Shakespeare´in en önemli dört tragedyasından biri. Diğer taraftan “Kral Lear”, Eugene Stickland’ın oyununda da vurgulandığı gibi, dünya üzerinde “Hamlet”, “Macbeth” ya da “Romeo ve Juliet” kadar sık sahnelenmemekte. Konunun uzmanları, bu sık sahnelenmemenin nedenlerinin başında, sanki ağız birliği etmişçesine, hem rolü ezberleyecek belleğe sahip, hem de yeterince yaşlı oyuncu bulunmasındaki güçlüğü sayıyorlar. Eugene Stickland ise, “Kraliçe Lear”de işlediği “yaşlılığın onulmaz bedelleri” temasında, “Kral Lear”e cesaretle gönderme yapıyor. Oysa “Kral Lear”, Shakespeare’in tüm tragedyaları arasında, örneğin “Titus Andronicus (yazılışı 1590)” gibi bir kan şöleni dışında, hiç kuşku yok ki en karanlık olanı.
“Hamlet (yazılışı 1599–1601)”in sonunda Fortinbras çürük Danimarka’yı canlandırıyor; “Macbeth (yazılışı 1603–1607)”de Malcolm, gerçek hak sahibi olarak İskoç krallığıyla taçlandırılırken, İskoçya yeniden huzura kavuşuyor, Macduff´un çocukları krallığı sürdürüyor. “Romeo ve Juliet (yazılışı 1591)”de Juliet’in trajik ölümü kan davasına varan husumeti noktalıyor. Yani Shakespeare’in tragedyalarının sonunda iyi kötü bir umut ışığı yanıyor, ama Kral Lear’de “katharsis”den sonra gıdım müjde yok.
Eugene Stickland, işte bu olguyu iyi yakalıyor ve dramatik mantığı fevkalade sağlam bir oyun diliyle kaleme (bilgisayara) alıyor, Kral Lear’ın “makûs kaderi”ni “Kraliçe Lear” oyununda deliyor. Dolayısıyla, Eugene Stickland’ın oyunundaki çatışmalardan güzellik, hatta aşk fışkırıyor. Yaşlılık gençlikle yüceliyor; yaşlının içindeki kişi yeniden diriliyor; bilinçsiz, acılar içindeki gençlik, yaşlıda yeniden sevginin sıcaklığını buluyor, bulunca genç daha bir göneniyor.
Fatma Leyla Kenter Tepedelen, dramatik mantığı hayli sağlam bu oyunun çevirisini kimi Türkçe yanlışlarına karşın sahne diline gene de iyi uyarlamış. Fatma Leyla Kenter Tepedelen, uzun yıllardır yurt dışında yaşayan bir yurttaşımız, ola ki Türkçedeki kimi incelikleri istemeyerek de olsa es geçmiştir, ama Jane: “… bencilliğim mi, ego mu” derken bencillik ve egonun eş anlam taşıdığını hiç değilse yönetmen yardımcıları (Defne Halman ile Engin Hepileri) ayırtına varmalıydılar diyeceğim. İngilizce “Short Message Service” deyiminin kısaltılmışı olan “SMS”nin karşılığı olarak Türkçe “esemes” denildiği, dolayısıyla Jane’in kullandığı “esemes” deyiminin oyundaki anlamıyla “eski dil” olmadığı da dikkatlerden kaçmış.
Osman Şengezer’in dekoru da, kostümleri de gerçekten “şanına layık”. Dekor-Kostüm tasarımı denilince Osman Şengezer adı hiç kuşku yok ki bir marka. Şenkezer’in “Kraliçe Lear”deki dekor tasarımı, seyirci ile oyun arasında gerçekten de ciddi bir etkileşim sağlar nitelikte. İzleyici, perde açılır açılmaz kendince bir yargıya varıyor ve dekor, oyunun başlamasıyla birlikte işlevine başlıyor. Şengezer’in dekoru, devinim içindeki oyuncuları kenara köşeye sıkıştırmıyor, aksine bedensel görüntülerinin birleşerek seyirciye geçmesine katkı sağlıyor. Diğer taraftan seçtiği renk de yaşlılıktaki bellek boşluğunu pek güzel yansıtmakta. (Buraya kadar iyi güzel de, dekor-kostüm büyücügillerinden Osman Şengezer, sahnenin soluna koyduğu yuvarlak masayla çellistin salonun solunda oturan seyircilerin büyük bölümü açısından markelenmesini neden düzeltmiyor? Masayı sağdaki işlevsiz tek koltuğun yerinde kullansa neden olmuyor?). Gene Osman Şengezer imzalı kostümler de fevkalade “matluba” uygun ve Osman Şengezer’in damıtılmış zevkinin ürünü olarak dikkat çekiyor.
Cem Yılmazer ise, ışık tasarımında oyundaki fonları mükemmel hesaplayarak dekorun hangi bölümünün hangi “mertebede” gösterilebileceğine kadar işini didiklemiş. Beyazın hâkim olduğu dekor malzemesinin reflesini ne yapmışsa yapmış önlemiş. Oyuncuların dekor önünde durmalarında bile gölgelerinin dekora gitmesini engellemiş. Kutlanacak bir ışık tasarımı işlemiş.
Çellist Feride Berin Varol’un Bach’ın, Mozart’ın daha nice bestecinin eserlerinden ve İrlanda balatlarından oluşturulan müzikleri fevkalade başarılı icrası, çellonun Jane’in “Alter ego”su haline gelmesine katkı sağlıyor. Feride Berin Varol çellosuyla “benden içeri olan bir başka ben” olurken, yer yer Jane’e destek veriyor, bazen kızıyor, kimi zaman alaycı bir tavır takınıyor. Jane’in gerçek kişiliği üzerindeki etkileri arttıkça, Jane’i büyük gelgitlere sürükleyen diğer kişiliği oluyor. Yeri geliyor, eski Yunan tiyatrosunda koronun gördüğü işlevi bile üstleniyor. Yıldız Kenter oyunu sahneye koyarken, işte bu yazarın hiç konuşmayan, ama teatral anlayışta bir oyuncu gibi görev yapan çellistini de mükemmel kullanarak seyirciyi “arayış-buluş” süreci içine çekiyor. Akan bilinçli öyküyü aktarırken, duyguların aktarılmasını değil, canlandırılan kişiliklerin kalıbına girilmeden Jane’in ve Heather’ın eğilimlerinin gösterilmesini, kendisinin ve Sedef Şahin’in rollerini yanlarına alarak, seyircinin karşısına belli bir bildiriyle çıkmalarını istiyor.
Eee… Koskoca Yıldız Kenter bu! Tiyatromuzun ana kraliçesi! Bu kere de, Jane’e can verirken, yıllardır oynadığı oyunlarda örneklediği “her oyunda yepyeni özdeşleşmeler” örneğini yeniliyor. Jane’in yazarın çizdiği kalıbını çekip çeviriyor. Diğer taraftan, o tarifsiz sahnedeki olayları betimleme yeteneğini cömertçe sergiliyor. Jane’i aklının ve duygusunun uyumlu beraberliğinde ete kemiğe büründürüyor. Tekstte Jane’in karakterine ait ne bulduysa seyirciye hiç düşünmeden, çekinmeden, yanı sıra abartmadan, yüreğinden geldiği gibi aktarıyor. Fiziksel olduğunca ruhsal yaşam duyusunu da, içinde yarattığı ve yaşattığı fiziksel varlık çizgisiyle sınırlayarak başarıyla koruyor. Tiyatronun kavrama ve yorumlama sınırlarını gene alabildiğine zorluyor.
Ve böylece, seyircilerinin bir kraliçe önünde saygıyla ve de hem onur, hem de gurur duyarak eğilmelerini sağlıyor.
17 yaşındaki tomurcuk Sedef Şahin ne mi yapıyor?
Anası Kadir Gecesi mi doğurmuş ne!
Yıldız Kenter’in karşısında oynuyor.
|