Buna Da Şükür” Bir Salonda Montmartre Öyküsü: “La Bohéme”
Giacomo Puccini (1858–1924), “Manon Lescaut”nun başarısı üzerine, eserini yönetmek üzere “Manon”nun kentine davet olunmuş ve Paris’in güzelliklerine hayran kalmış. Kentte kaldığı süre içinde Puccini’nin ruhunu en çok, genç sanatçıların ve öğrencilerin toplaştığı Montmartre semti kaplamış. Bu semtte yaşayan, ün ve varlık peşinde koşan gençlerin hepsi yoksulluk içinde yaşıyor, fakat her şeye rağmen eğlenmenin yolunu buluyor, umutlarını hiç kaybetmiyor, bu “yaşama stili”ne de “Bohéme” hayatı diyorlarmış. Ünlü besteci, tam da o sıralarda Fransız yazar Henri Murger’in (1822-1861) “Scénes de la Vie de Bohéme – Bohem Yaşamından Sahneler” adlı romanını okumakta ve romanı bestelemeyi tasarlamaktaymış. Nitekim İtalya’nın Toscana bölgesinde bulunan Lucca’nın, Tiren Denizi sahilinde bulunan Torre del Lago’sundaki evine yerleşmiş ve besteyi yapmış.
Murger romanında, Paris’teki bohem hayatını gerçekten pek canlı ve son derece akıcı bir biçem içinde anlatmaktaymış. Sonradan öğrenilmiş ki, meğerse Murger de bir zamanlar bu “yaşam biçimi”ni tatmışmış. Dolayısıyla, romandaki başlıca kişileri gerçek hayattan almış. Hatta kendisi Şair Rodolfo karakterinin arkasına saklanmış. Romandaki “Francine’in Manşonu” bölümü operanın konusuna da temel olarak alınmış. Francine adlı kız, Murger’nin bir hastane köşesinde ölen sevgilisi Lucil’in ta kendisiymiş. Puccini’nin eserindeki hasta dikişçi kız Mimi işte böyle olmuş, oluşmuş.
Gerçekçi operanın en iyi örneklerinden biri olan “La Bohéme”, İstanbul Devlet Opera ve Balesi 2009–2010 sezonu yapımı olarak Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası Sahnesi’nde oynanmakta. “La Bohéme” konu olarak, her biri günü gününe tasasız, derbeder yaşamakta olan şair Rodolfo’nun (Tenor Cenk Bıyık), ressam Marcello’nun (Bariton Caner Akgün), müzisyen Schaunard’ın (Bariton Alper Göçeri) ve filozof Colline’nin (Bas Göktuğ Alpaşar) yaşamlarından bir kesiti içeriyor. Bu kesitte, Rodolfo yoksul dikişçi kız Mimi’ye (Soprano Gülbin Kunduz) âşık olacak ve büyük aşkının ne yazık ki veremden ölümüne tanıklık edecektir. Marcello ise, Musetta (Soprano Şebnem A. Usanmaz) ile bir evlenip bir boşanarak, bir ayrılıp bir barışarak fırtınalı bir yaşam sürmektedir. Dördü de yaşadıkları hayatta hem acı çekecekler, hem de olgunlaşarak iyi birer sanatçı olarak yaratmayı öğreneceklerdir.
Bestecinin Giuseppe Giacosa ve Luigi Illica’nın librettosundan dramatik çatısını çattığı eseri, İtalyan yönetmen Flavio Travisan sahneye koymuş. Sahneye koyarken yeni bir biçem arayışına girişmemiş, tamamıyla Puccini’ye sadık kalmış. Hem bu öyle bir “sadakat” ki, doğal olarak karakterlerin çizimini de olduğu gibi bırakmış, yorum yeteneğini kullanmamış. Gene de, her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, Trevisan abartısızlığıyla başarıyı yakalamış, eseri ağır dramdan iyice uzaklaştırarak; neşeli ve biçare bohem insanlarının sevecenliğini ve doğallığını daha bir ortaya çıkartarak anlatmış. Dolayısıyla, “La Bohéme”i arkaik opera konusundan arındırmış, uzaklaştırmış. Genel olarak alışılagelmiş klasik yolu izlemiş, ama kalabalık sahnelerde (örneğin ikinci perde) sahnenin darlığına yenik düşmüş.
İkinci perdede sahnenin olanaksızlığına, darlığına yenik düşen Trevisan’a birinci perdedeyse İsmail Dede tasarladığı “saydam duvarlar”la bir nevi tuzak(!) düzmüş. Montmartre’daki evin çatı katında (stüdyo daire) kapı çalınıp şair kapıyı açıyor ya! Kapıda fakir giyimli, soluk benizli bir kız durmakta ya! Kızın elinde tuttuğu mum sönmüş ya! Kız, karanlıkta kalmış, şairden mumunu yakmasını isteyecek! Öyle olmuyor! Mimi kapıyı çalmadan önce, seyirci koltuğundan ayan beyan görüyoruz ki, (her nedense) kızın elinde yanmakta olan bir mum vardır. Kız, kapıyı çalmadan mumu üfleyerek söndürüyor, Trevisan’ın gözünden kaçan bu durum da Mimi’nin eserdeki konumunu altüst etmeye yetiyor. Diğer taraftan, Mimi odaya girdikten sonra, çıkıncaya kadar kapı açık kalıyor. Madem hava dondurucu, madem Marcello “Kızıldenizi Geçiş” tablosunu ellerinde parmaksız yün eldivenlerle, titreyerek tamamlamaya çalışmaktadır, madem ki Marcello odadaki son tahta eşya olan iskemleyi günlerden beri yanmadığı anlaşılan sobaya atmaya çalışır, madem ki Rodolfo buna izin vermez ve kendi yazdıklarını sayfa sayfa yakar o halde o kapı açık kalamaz. Bu eleştirilerden sonra, yani bir anlamda içimi boşalttıktan sonra Trevisan’ın sahne trafiğinde akıcılığı olabildiğince sağlamış olduğunu, Gökçen Koray’ın yönetimindeki koroyu da iyi kullandığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Diğer taraftan: “Şef Antonio Pirolli, sahne üzerini de, orkestrayı da başarıyla yönetiyor,” diyeceğim. Orkestra/solistler/koro arasındaki dengeyi başarıyla sağlıyor, akıcı bir yönetim sergiliyor. Yorumunda belirli bir iç dinamizm seçilmekte. “La Bohéme”, malûmunuzdur Puccini’ye özgü “baygın” ve ince melodilerle işlenmiş bir eserdir, öyle değil mi ama? Örneklemem gerekirse, Rudolfo ile Mimi’nin kemanların tatlı melodisi, arpın su damlacıklarına benzeyen tınıları eşliğindeki hüzünlü aşk şarkısı “O soave fanciulla” ve Café Momus’un önündeki o heyecanlı “Arranci, datteri” Pirolli yönetimindeki orkestra tarafından ruhlu bir atmosferde icra ediliyor.
Solist kadrosu içinde Tenor Cenk Bıyık, Rodolfo'da şarkı söyleme sanatının en harika örneklerinden birini veriyor. Bıyık’ın sesi gençlik kokuyor ve dolu dolu. Birinci perdede her ne kadar “Che gelida manina (Bu küçük el ne kadar soğuk)”yı neden yukarıya çıkarak bitiriyor, anlaşılamamakla beraber, nüans aralıklarını hiçbir aryasında daraltmamasıyla dikkat çekiyor. Cenk Bıyık özellikle, son perdenin finalinde birinci perdedeki aşk düetindeki motifler eski bir düş anımsatır gibi orkestrada belirirken, başlayan gamlı diyalogdaki dokunaklı aryada mükemmelleşiyor.
Mimi’yi seslendiren ve oynayan Gülbin Kunduz düzgün vibratosu, dramatik tonlaması, sahneyi dolduran fiziksel özellikleriyle başarılı. Bas Göktuğ Alpaşar’ın “Vecchia zimarra senti”si kulaklardan kolay silinmeyecek güzellikte. Musetta’da Şemnem A. Usanmaz’ın ise dramatik renklerin ağırlık kazandığı güzel bir sesi var. İkinci perdede ünlü vals “Quando me’n vo’soletta”da, hele biraz daha çapkınca pozlar takınabilse, hele biraz daha cilveli olabilse daha da iyi olacak. Bariton Caner Akgün ile birlikte yorumladıkları “Addio, o dolce svegliare” Usanmaz’ın lirizm anlayışı açısından iyi bir örnek. Usanmaz’ın “pianissimo legato”ları da dolgun ve kendine güven duyan bir soprano tonlarında. Caner Akgün ise rol yeteneği iyi, sahne hâkimiyeti de var. Okuduğu her hecenin hakkını vermesi de, hiç kuşkum yok ki aranılan bir özellik. Bariton Alper Göçeri’nin sesi yüksek yoğunluklu ve dramatik şarkıcılığa uygun… Ev Sahibi Benoit’da Bas Utku Bayburt yaşı açısından role yakışmamış, ama sesi güzel. Alcindoro’da Bas Alp Köksal da öyle… Oyuncak Satıcısı Parpignon’da Engin Yavuz görevini yapıyor.
İsmail Dede imzalı dekor tasarımı birinci ve dördüncü perdede pek uydurma, ikinci perdede ise eserin geçtiği 1830 Paris’ini, çağın özelliklerini hiç mi hiç belirleyemiyor. Dede, yardımcı öğelere de iltifat buyurmamış, ne bulduysa kullanmış. Örneğin, benim bildiğim o yıllarda bakraç yok, güğüm var. Eee… O halde? O “süt bakraçları” da neyin nesi oluyor? Çimen Somuncuoğlu’nun kostümleri de işlevsiz. Eserde Mimi cicili bicili giyinmiş bir hanım değil ki ayol! Üstü başı dökülen parasız bir kız!
Işık tasarımını yapan Bülent Darcan’a gelince, o da zaman “mevhumu”nu hiç düşünmemiş. Işık, etken değil ve devingenliği hiç yok. Atmosfer yaratamıyor, uzam ya da hareket alanını belirtmiyor. Bülent Darcan, görüntünün ardında gizlenen derin niteliği bilmiyor, müzikle de hiç birliktelik kurmuyor.
“La Bohéme”, İstanbul’un Avrupa kültür başkentliğine soyunduğu, salonu olmayan İstanbul’da, her ne olursa olsun, gene de vahada çiçek gibi açıyor.
“Adam olana çok bile” derseniz, o “adam olanlar”, eziliyor büzülüyor, ama bir türlü ortaya çıkmıyor, çıkartılmıyor!
O “adam olduğu sanılanlar”, yani bizler, onlar, bunlar: ”Buna da şükür,” deyip geçiştiriyor; iç geçirirlerken: “Allah beterinden saklasın,” demekle yetiniyo
|