Özyağcılar Ve Yıldız İle Tanışmakta Sakın Geç Kalmayın: “Ödül"
Kim diyor tiyatronun işlevi bitti, tiyatrolar batıyor diye, kimler diyor bilemiyorum, ama şaşarım böyle düşünenlerin akıllarına. Tiyatronun battığı, batacağı falan yok. Bir gereksinimi karşıladığı sürece tiyatro hep olacak, bu böyle biline. Üstelik tiyatro gibi, izleyicisi sadık mı sadık başka sanat dalı yok ki! Peki sorun ne? Sorun, çok sayıda insana ulaşılamıyor olmasında… Sorun, ekonomik nedenlerde… Sorun, büyük kentlerdeki bezdirici trafik karmaşasında… Sorun, tiyatro sahnelerinin kapasitelerinin yeterli olmayışında… İyi salon yok, tamam da ekonomiye yönelik planlamamız da yok. Vazgeçtim ekonomik planlamadan, kültürel planımız yok. Günlük yaşayan bir toplumuz biz. Bu eksikliğimiz, teknik eksikleri doğuruyor. “İyi” olarak nitelendirdiğimiz salonların çoğunda ışıklandırma ve seslendirme alt yapısı yeterli değil, kimse aldırmıyor. Devlet, sanatın lambasına ha “püf” dedi, ha “püf” diyecek.
KAZIN AYAĞI MESELESİ
Ama yoook… Kazın ayağı öyle değil. Kaçmak yok. Gençlerimiz kaçmıyor. Kollarını sıvıyor, tiyatroya soyunuyor. İşte DOT, işte Tiyatro Z, işte Oyuncular Kahvesi, diğerleri ve işte Liman Tiyatro.
Ece Okay Işıldar, Ergün Işıldar, Bilge Çetintürk, Defne Sesin Okay, Gökçe Okay Delagrange, Hande Okay el ele tutuşmuşlar Liman Tiyatro’yu kurmuşlar. İlk oyun olarak da, oyunları bugüne değin on beş dile çevrilerek dünyanın pek çok yerinde oynanan Kanadalı oyun ve roman yazarı Carole Frechétte’in “Ödül-Jean et Beatrice” oyununu sahneye taşımışlar. Biri 22, diğeri 25 yaşındaki iki oyuncuyu da oynatmışlar.
OYUNUN KONUSU
Beline kadar uzun saçlarıyla prenseslere benzeyen Beatrice, bir gökdelenin otuz üçüncü katında "şövalyesini" beklemektedir. Beatrice, kentin her yerine, kendisini etkileyecek, duygulandıracak ve cezp edecek kişiye tatminkâr ödül vaat eden ilanlar asmıştır. Ödül avcısı Jean ise, ödülün üç aşamalı koşulunu yerine getirmeye hazırdır. Bu özetin özetinden de pekâlâ anlaşılabileceği gibi “Ödül” keyifli, simgesel motiflere bezenmiş bir oyun. Carole Frechétte, kadın-erkek ilişkilerini mizahi bir dille ele almış, mıncıklamış, eleştiriler getirmiş. Bir anlamda materyalist bir insanla, idealist bir insan karşılaştırması gibi. Ama bu kadarla kalmıyor. Carole Frechétte, karakterleri birbirlerine değmeden teğet geçirmeyi deniyor. Bir kadın ve erkeği, açılamayan penceresi, kilitli kapısı olan bir odada buluşturup, ne yapacaklarını dikizliyor. Sonuçta kadın ve erkeğin duygularını, tutku ve çatışmalarını fırtınalı bir biçimde buluşturuyor, hiç bitmeyen ve her zaman ilgi çekecek olan çatışmaları ironik bir tarzla ele alarak izleyiciye karbonat niyetine veriyor. Masalsı aşk özlemi… Varlığımızı gerçek yapanın ne olduğu sorusu… Modern toplumun, tüketim girdabına kapılan insanının içine düştüğü boşluk duygusu… Yapaylıklar… Arayışlar… Ego tatmini için duyguyu parayla bastırma çabası…
YÖNETMENİN YAPMAK İSTEDİĞİ
Ece Okay Işıldar, özü etkilerin büyütülmesinde bulmuş. Onları daha da büyütmek, altlarını çizmek, olabildiğince vurgulamak istemiş. Tiyatroyu, ne tiyatro ne de edebiyat olan ara bölgenin ötesine itmiş, aradığı uygun çerçeveye oturtmuş. Elindeki ipleri gizlemek istememiş, aksine onları daha da görünür kılmak için, gülünç olanın temeline inmek için; karikatürleştirme alanlarına inmek, abuk güldürü öğelerinin sönük ironisini aşmak için yollar denemiş. Her şeyi ani ataklara, trajiğin kaynaklarının yattığı noktaya dek itmiş.
IŞILDAR’IN BANA BENİMSETTİĞİ GERÇEK
Oyunu izlerken, bir yandan da neyi sevdiğimi düşündüm. Ece Okay Işıldar’ın ereğine varmak için, tiyatronun doğru etki yaratacak yöntemlerle çalışması gerektiğini; gerçeğin kendisinin, izleyicinin bilincinin, onun alışılmış düşünce aygıtı olan dilin yerinden oynatılması, tersyüz edilmesinin gerektiğini; böylece izleyicinin birdenbire yeni bir gerçeklik algısıyla yüz yüze geleceğini savunduğunu saptadım ve ne yalan söyleyeyim hemen başlarında oyunu benimsedim. Kökten ve temel bir yabancılaştırma beni etkiledi. Ece Okay Işıldar, doğru ve yanlışı benimsenemez bir karışım olarak izleyiciye sunmuştu. Esasında yabancılaştırma, ona göre gerçeğin benzetmesinden kaçıştı.
NASIL BİR SAHNELEME VE NASIL BİR YARATICI KADRO
Sahneye koyucu, hiç kuşkum yok ki her bir sözcüğün, her bir eylemin anlamını uzun uzun düşünmüş. Doluya koymuş, boşa koymuş, tartmış. İpuçlarından yola çıkarak oyunun anlamına varmış, karakterleri çözümlemiş. Esere, yazarın görüş noktasına en yakın köşesinden bakmaya çalışmış. Ancak, keşke finali bir kez daha gözden geçirseymiş diyeceğim, muhtemelen alınacaklar. Beatrice, yeni gelen adaya odanın/salonun ortasından değil, keşke kapıya seğirtirken “kim o” diye seslenseymiş.
Diğer taraftan, Bilge Çetintür’ün irili ufaklı elmalardan ve pet su şişelerinden oluşturduğu dekor, turne kolaylığı açısından belki “matluba uygun”, ama tiyatronun arketipleri, oyunun özü, yazarın dili açısından pek uydurma. Yazarın ve ona bağlı olarak yönetmenin yeni bir dramatik gelenek yaratma çabasının merkezine yerleştirdiği kopuk düşünce gücünün ötesindeki gerçeği içinde toplayan bir yardımcı dili yok Bilge Çetintürk’ün.
KOSTÜMLER DE ÇETİNTÜRK’ÜN
Kostümleri de pek beğenmediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Zeynep Özyağcılar’ın hareket özgürlüğü düşünüldüyse bile, Beatrice’in ayağında neden “pabet ayakkabı” değil de beyaz lastik ayakkabı var diye de sormadan edemeyeceğim. Sahneye konuluşta ışık tasarımının olmamasınıysa, her ne kadar “ekonomik” boğazlanmaya ve sabit salonsuzluktan doğan teknik olanaklara bağlı olduğunu tahmin edebiliyorsam da eleştireceğim. Böylelikle, iyi bir ışık tasarımının oyundaki duyguyu, düşünceyi, zaman ve mekân kavramlarını, atmosferi, derinliği sağlayacağına olan inancımı yineleyeceğim.
GENÇ OYUNCULARIN BAŞARISI
Oyuncular derken, öncelikle Tankut Yıldız’ın yumuşacık Jean yorumuna değinmeliyim. Tankut Yıldız; varolan olguları, olguların sıralanışını, ve olguların birbirleriyle olan dışsal fiziksel ilişkilerini iyi öğrenmiş. Helal olsun! Oyunun olgularını bir yaşam tarzı ve türünden, toplumsal bir durumdan türetmiş, bu nedenle oradan daha derin bir varoluş düzeyine kolayca inebiliyor.
Geçtiğimiz sezon izlediğimiz “Leyla ile Mecnun”da kalabalık kadro arasından cımbızla çekerek mercek altına aldığım Zeynep Özyağcılar ise, Beatrice’in kuru malzemesini elbette yönetmenin de yardımıyla yoğurup şaşılacak bir başarı grafiğiyle yaratıcı amaç haline getirmiş. Beatrice’e ruhsal yaşam ve içerik kazandırmış. Teatral olguları ve koşulları ölü öğelerden, yaşayan, yaşam veren öğelere dönüştürmüş. Olgu ve olayların kuru kaydına yaşama şevki aşılamış. Yazar ve yönetmen tarafından önerilen koşulları, canlı bir biçim ve biçem içinde yeniden yaratmış.
Liman Tiyatro, ilk oyunları “Ödül”le, bana sorarsanız sınıf atlamış.
|