İstanbul Devlet Opera ve Balesi 2007-2008 sezonunda, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki en büyük besteciler arasında yer alan Giacomo Puccini’nin (1858-1924) 150. doğum yılını unutmadı. Ünlü bestecinin 3 perdelik lirik komedisi “La Rondine-Kırlangıç”ını sahnelemeye başladı. Eserin Türkiye’de ilk kez sahnelenecek olması ise, elbette apayrı bir anlam taşımaktaydı.
“Lirik Komedi” olarak tanımlanan eser, konusu ve kadın kahramanı Magda’nın kişiliği açısından, bestecinin daha sonraki yıllarda bestelediği ve dünya çapında üne kavuşan diğer ünlü operalarından izler taşıdığı savlamasına karşın, kahramanımız Magda adam öldürmedi, intihar etmedi, verem illetine yakalanmadı. Yani, “La Traviata”nın Violetta Valery’si değildi o. Gençliğini yeniden yaşama ve gerçek aşkı tatma isteği vardı Magda’nın. Burjuvazinin katı kalıplarını kırdı, cömert sevgilisi Ramboldo’yu terk etti, kendini Ruggero’nun şefkatli kollarına bıraktı. Sırası geldiğindeyse, sıradan bir kırlangıç gibi özgürlüğe doğru kanat çırptı, uçtu.
Değişik nedenlerle dünya sahnelerinde “La Bohème”, “Manon Lescaut”, “Tosca”, “Madama Butterfly”, “Turandot” kadar sıklıkla sahnelenmeyen “La Rondine”, ilk kez Birinci Dünya Savaşı'nın henüz bitmediği 1917 yılında, tarafsız bölge sayılan Monte Carlo'da sahneye konmuş. İkinci kez sahnelenmesi ise kırk yıl sonra olmuş. Puccini, Giuseppe Adami’nin librettosunu okuduğunda “La Rondine”yi önce bir operet olarak bestelemeyi düşünmüş, sonra bu fikrinden cayarak “Lirik-Komedi” olarak adlandırılan ve bildiğimiz Viyana operetlerini andıran tarzda bir opera yaratmayı yeğlemiş.
Ortaya güzel melodilerle bezeli bir yapıt çıkmış. Konusu, tüm Puccini operalarında olduğunca hafif “arabesk” tadı taşımasına karşın, müzik anlamında son derece yoğun ve etkileyici bir eser “La Rondine”.
Eserin ışık tasarımı Metin Koçtürk imzasını taşımakta. İzlerken/dinlerken, Metin Koçtürk, Ruggero birinci perdeyi çözümleyici: “Parigi! É la citta dei desideri”yi izleyiciye dönük okurken, Bülent Külekçi’yi neden takip ışığına almamış, böylece arka plandan rol çalınmasını önlememiş diye düşündüm doğrusu. Sonra hani Magda, birinci perde sonunda fevkalade yalın bir biçem içinde, kromatizmden tamamen uzak: “Chi mi riconoscerebbe? ‘Chi’il bel sogno Doretta?’ Si! Chi mi riconoscerebbe?” aryasını okuyor ya, o sırada konuklar da salonu boşaltıyor ya, ışıkları neden alıyor anlamadım. Haaa bir de, ikinci perde sonunda salonda şafak sökerken, Paris “manzara-i umumiye”sinde gün aydınlanmıyor mu? Neyse! Ayşegül Alev, gayet zevkli, tam anlamıyla mükemmel kostümler, şapkalar yapmış, sözüm yok. Gel gelelim, Ivette’in, Bianca’nın, Suzy’nin ayakkabılarını neden siyah rugan sandalet olarak düşünmüş, çıkaramadım. Kostümlerdeki yeşil tonlarına, yeşile, fıstık yeşiline uygun ayakkabılar olamaz mıydı ayakkabılar? Sonra ayakkabıların neden üçü de “tek tip”? Dekor tasarımını yapan Öncel Kandemir’in kulağına, tasarımın izleyicinin beynine yönelecek nitelikte olmadığını fısıldayacağım. Kandemir’in dekoru, üç perdede de devinimle birleşmiyor, yorumu aktarmıyor, gerçeği yansıtmıyor. Kenarında “donanma” ışıkları yanan “Cinemascope Perde”de(!) Eifel ve Paris görüntüsü imgesel dünyayı, düşleri ve gerçeği, estetiği, duyguyu uyarmadığı gibi, görünenle görünmeyeni verme işlevini de yerine getiremiyor. Üçüncü perdede Güney Fransa’daki çiçek tarlasıysa ayrı bir tartışma konusu. Böyle “kitch” bile sayılamayacak dekora ne gerek var? Başdekoratör Şanda Zapçı, her önüne gelen dekor tasarımını imzalıyor mu ne!
Sibel Kasapoğlu’nun koreografisi, Markus Baisch’in korosu gayet iyi. Konuk Şef Peter Valentoviç orkestrayla uyum sağlamış ve sağlatmış. Aytaç Manizade korku, umutsuzluk, acı, haksızlık duygusu gibi dizgeli ve vurgulanmış anlatımı, lirizme özgü duygusallığa başarıyla göndermede bulunmuş. Melodramın tüm incelikleri üzerinde oynayarak büyük duygulara, duraklamalara, sevinç ya da umutsuzluk belirten duruşlara sıkça başvurmuş. Eleştirim, koro üyelerinin birinci perdede, sahneye aralıklar arasından çağanozlar gibi yan yan girmesi ve de operacıların müzik parçalarını söylerken teatral ve müzikal eylemle rolün gerektirdiği sahne performansını bir arada gösterememeleri.
Solistler ve koro görevini ses açısından “bihakkın” yerine getiriyor. Otilya İpek: “Chi mi riconoscerebbe? ‘Chi’il bel sogno Doretta?’ Si! Chi mi riconoscerebbe?” aryasında başarılı. Fazla geliştirilmemiş erkek karakterde Bülent Külekçi sesini gene iyi kullanıyor. N. Deniz Boran, Aytaç Kahyaoğlu, Arzu G. Yüceer iyi. Sirel Yakupoğlu sesinin titreşimlerini çok iyi duyumsuyor. Alt rejistere ya da üst rejistere geçişlerinde sesinde renk değişimi neredeyse hiç yok gibi. Yakupoğlu, içimde umut fideleri yeşertiyor. Tenor Caner Akın ise, benim zaten pertavsız altına oturttuklarımdan. Sesinin tınısını, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı halkalar gibi büyütüyor, güzelleştiriyor. Caner Akın iyi yolda yürüyor.
“La Rondine”, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin bünyesine yeni katılan genç sanatçıları tanımamıza da “vesile” olduğu için, özellikle izlenilmeyi/dinlenilmeyi hak ediyor.
|