IKSV

İki kalas, bir heves, bir de Münir Özkul

  Reyhan YILDIZ - 31.01.2008 - 22:18


1925’de Bakırköy’de doğdu. Başlangıçta her şey iyi, güzel ve de ‘normal’ken, lise yıllarında sanata olan ilgisinin artması ve alkolle tanışmasıyla birlikte, hayatının rotası da yön değiştirecekti. Her sabah okulu kırıp önce hayranı olduğu dublaj sanatçısı Ferdi Tayfur’un evden çıkıp arabaya binişini izlemeye, sonra da sinema salonlarına gitmeye başlamıştı. Yedi yaşından beri oyunlarını izlediği Naşit’e ve Dümbüllü’ye hayrandı.
Liseden tam yedi okul değiştirerek 24 yaşında mezun olmayı başardığı yıl İktisat Fakültesi’ne yazılsa da bir süre sonra Edebiyat Fakültesi’ne geçecek, onu da bitirmeden okuldan ayrılacaktı. Artık tek hedefi sahneydi. Sanatın karın doyurmadığı o yıllarda ailesinin itirazlarına rağmen oyunculukta diretti. Birkaç yıl sonra, aynı sahneyi paylaştığı güzel aktrist bir işadamıyla evlendiğinde gazeteler “Nihayet bir aktristin karnı doyacak!” diye manşet atacaklardı.
Sahneye ilk adımını lise yıllarında, 1940’ta Bakırköy Halkevi’nde atmıştı. Gerçek bir mahcup olan delikanlı ‘Mahcuplar’ adlı oyunun sahnesinde gerçek hayatta olmadığı kadar rahattı. Oyundaki uşak performansı çok beğenilince gerisi geldi. Oyuncu olarak ilk ve tek dram denemesini de Reşat Nuri Güntekin’in yazdığı ‘Taş Parçası’ oyununda, o yıllarda yaptı. İleride sinemaya geçmesinde büyük payı olan okul arkadaşı Sadık Şendil’in yazdığı Karagöz oyunları, seyirciye yeni bir Kavuklu’nun doğuşunu müjdeliyordu. Halkevi onun için bir okuldu ama profesyonel olma zamanı da gelmişti.
1949 yılında Ses Tiyatrosu’nda ‘Aşk Köprüsü’ oyununda küçük bir rolle ilk kez profesyonel olarak sahneye çıktı. Perde kapandığında alkışlar susmadı, üç kez seyirciyi selamladı. Ses Tiyatrosu öyle bir tiyatroydu ki her oyuncunun komik olması gerekiyordu. Güldüremedin miydi, giderdin. O da, halkı güldürmeyi o yıllarda öğrendi. Sonraki yıllarda da sahne sempatisi sayesinde seyircinin ilgisine mahzar olmayı başaracaktı.
1950 yılında sahne çalışmalarını beyaz perdeye taşıyınca geniş kitlelere yeteneğini gösterme ve tanınma fırsatı buldu. Çoğunlukla tarihi filmlerin çekildiği bu dönemde ilk filmi III. Selim’in Gözdesi’ni Barbaros Hayrettin Paşa, Lale Devri, Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan’daki küçük roller izledi. Buna rağmen birçok eleştirmenin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Sinemadaki ikinci yılını doldurmadan, tarihi filmlerden güldürüye geçiş yaptı. Senaryosunu Burhan Felek’in yazdığı Türk işi Loral Hardy ‘Eddi’yle Büdü’de ortağı Vasfi Rıza Zobu’ydu. Tiyatro sahnelerinden de kopmamış, Kazım Taşkent’in kurduğu, kadrosunda Kamuran Yüce, Sadri Alışık, Mücap Ofluoğlu, Agah Hun gibi parlak oyuncuların yeraldığı Küçük Sahne’ye dahil olmuştu. Tiyatrodaki en mutlu günlerini yaşadığı, Muhsin Ertuğrul’la çalışma olanağı bulduğu bu tiyatroda ‘Fareler ve İnsanlar’ adlı oyunu takiben altı yıl boyunca birçok oyunda rol aldı. Film çekmeye de devam ediyordu. Yeteneğini, yakışıklılığını görüp dünya çapında bir şöhret olabileceğini düşünenler vardı.
Kariyeri boyunca oyunculuğa verdiği aralara, uzun süren alkol tedavilerine, kendine taktığı çelmelerine rağmen Türk Sinemasının gelmiş geçmiş en başarılı aktörlerinden biri olmayı başaracak, sayısız iniş-çıkışı yaşadığı hayatı boyunca en büyük mücadelesini de kendisiyle verecekti. Küçük Sahne Muhsin Ertuğrul’un ayrılmasından sonra kapandı. Lütfü Akad’ın çektiği ‘Kalbimin Şarkısı’ndaki rolüyle hayatındaki melodramlar dönemi başladı. Arkası da gelecekti.
Yeteneğini Muhsin Ertuğrul yönetimindeki oyunlarda ispatlamıştı ama Vasfi Rıza Zobu yönetimindeki Şehir Tiyatroları iki sezon boyunca ona ancak figüran rollerini layık gördü. Neyse ki sinemadan kopmamıştı. Melodramların hızla tüketildiği yıllarda, farklı tiplere büründüğü yan karakterlerde bazen yakın bir arkadaş, bazen müzisyen, bazen dedektif, bazen alkolik yan kesici; ama her zaman Yeşilçam’ın ve seyircinin sempatik iyi adamıydı. İnatçı ve inançlı bir tiyatrocuydu. İki arkadaşıyla birlikte kurduğu Bulvar Tiyatrosu üç yıl sonra dağılınca Aksaray Küçük Opera’da, Şişli Site Tiyatrosu’nda ve adını verdiği tiyatroda oynamaya devam etti. Arena Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘Kanlı Nigar’ piyesindeki Kavuklu rolüyle İlhan İskender Ödülü’nü alan sanatçıya, aynı yıl İsmail Dümbüllü ustası Kel Hasan Efendi’den aldığı ünlü kavuğu teslim etti. 27 Mayıs’ı izleyen sıkıyönetim döneminde Kanlı Nigar’da geçen ‘Paşam da Paşam’ lafından rahatsız olan askerler oyundan bu sözlerin çıkarılmasını istediklerinde karşılarında bir tek onu buldular. Durumu protesto etmek için istifasını vererek Kuledibi Hastanesi’ne yattı. İstifası kabul edilmeyince ikinci bir istifa mektubunu takiben Bakırköy Ruh Sağlığı Hastanesi’ne naklini yaptırdı. Bu tavır alışa rağmen herkesin politik olduğu sonraki yıllarda apolitik olmakla eleştirilecek, yine de kimseye ‘eyvallah’ etmeyecekti.
1968’de Haldun Taner’le kurduğu Bizim Tiyatro’da oynadığı ‘Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’ oyunu ve bu oyundaki ‘Thomas Fasulyecıyan’ rolü onu tiyatro hayatının zirvesine taşıdı. Bizim Tiyatro, dönemin politik ortamı içinde büyük laflar etmediğinden devrimci bulunmasa da, parolasını geniş halk kitlelerinden yana doğrultmuş bir tiyatroydu ama ömrü kısa sürdü. Oyunda da dendiği gibi ‘Tiyatro dediğin neydi ki? İki kalas, bir heves’. Neyse ki Yeşilçam vardı, entelektüel çevrelerin dışladığı, küçümsediği Yeşilçam filmleri. O filmlerde, Karagöz’ün kendi toplumuna yabancılaşmış Hacivat’ı her oyunda pataklaması gibi, züppe Jön Prömiyer’in sınıfsal nedenlerle burun kıvırdığı yoksul kızla işbirliği yapıp şımarık esas oğlanı oyuna getiren, ‘baba’ diye hitap edilen hep oydu. O artık tuluat geleneğinin en çarpıcı örneği, tiyatro ve sinemada biricik ve kendine özgü bir oyuncu kimliğinin sahibiydi. Oyunculuk eğer kendine ait, taklit edilemez bir sahne kimliği kurmaksa eğer, o da birinci sınıf oyuncuydu. Arzu Film’in kadrosunda sinemadaki en büyük çıkışını yaptığında ‘komik jön’ dönemi bitmiş, karakter oyunculuğu dönemi başlamıştı. Sev Kardeşim filmindeki rolüyle 1972’de, 9. Antalya Film Festivali’nde en iyi yardımcı oyuncu seçildi.
“Kavukluyu oynamak değil, Kavuklu olmak istiyorum.” diyen oyuncu için Kavuklu bir rol değil, bir kişiydi. 265 filmin çekildiği 1972 yılında yirmi filmde rol almıştı. Bu sektörel yapı oyuncuların farklılaşmasına olanak tanımadığından tiyatroda gerçekleştirdiğini sinemaya taşıyacak, her filmde aynı kişiyi oynamaya başlayacaktı. Ama seyirci halinden memnundu. O artık Türkiye’nin Şarlo’su, halktan başka eleştiri tanımayan sokak tiyatrosunun son temsilcisiydi. Jest ve mimiklerini kullanma becerisiyle dikkat çektiği bu dönemde ‘Oh Olsun’, ‘Mavi Boncuk’, ‘Gülen Gözler’, ‘Bizim Aile’ filmleri birbirini takip etti. Yıllarca giyilmekten biçimi bozulmuş kasketler, işçi tulumları, temiz ama modası geçmiş takım elbiseler, bir türlü yenilenemeyen eprimiş paltolar, Yeşilçam sinemasına damgasını vurmuş, defalarca seyredilmiş, kimseyi zengin etmemiş ama herkesi mutlu etmiş filmler… Milyonların sevgilisiydi ama cebinde taksi parası olmadığından sarılık olan kızını ziyaret etmek için her gün Eminönü’nden Çapa Tıp Fakültesi’ne yürüyordu. Bir içkiyle, bir de parasızlıkla mücadele ettiği sanat yaşamı boyunca hiçbir zaman parayı sanatının önüne koymayan, beğenmediği rollerde oynamamak için evinin eşyasını satan da oydu, plastik oyunculuğu ve beden dilini öne çıkarırken filmlere ısısını ve ışığını yayan da, İstanbul Türkçesini en iyi kullanan da...Ve bir gün evine, yirmi beş yıldan sonra sinemada başrol oynayacak olmanın verdiği heyecanla, ağlayarak geldi. Hayatında yeni bir sayfa açacak olan film; yüce gönüllü, ilke sahibi bir öğretmeni canlandıracağı Hababam Sınıfı’ydı. Derken, ‘Aile Şerefi’ndeki rolüyle 1977 yılında Azerbaycan Film Şenliği’nde özel ödüle layık görüldü.
1978 yılında Sersem Kocanın Kurnaz Karısı İstanbul Film Festivali kapsamında yeniden sahnelendi ve ilk gösterindeki başarı tekrarlandı. Fasulyecıyan rolüyle dört ayrı ödüle layık görüldü. Ertesi yıl, TRT için çekilen ‘İbiş’in Rüyası’nda ünlü komik Naşit’in yaşamını anlatırken de unutulmaz bir kompozisyon yarattı. 1980’de Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’yla İstanbul Şehir Tiyatrosu sahnesindeydi. Bir daha tekrar edilemez nitelikteki, adına yanaşan** bir ışıltıyla oynadığı rolüyle tiyatro seyircisinin karşısındaydı. Sinema seyircisinin karşısına da ‘Gırgıriye’ serisiyle çıktı.
Sinemanın içinde bulunduğu krizden o da payına düşeni aldı, birçok video filminde oynadıktan sonra ardında 180 film bırakarak sinemadan elini ayağını çekti. Zaten kriz olmasa da sinemada artık ona yer yoktu. Emekçi, fakir ama onurlu aile babalarının modası çoktan geçmişti. Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda ‘İstanbul’u Satıyorum’da oynadığı sırada, Dümbüllü’den miras kavuğu Ferhan Şensoy’a verdi. Artık konuşmakta zorlanmaya başlamıştı ve bunu hisseder hissetmez tiyatro sahnelerine veda etti. Önerilen yüksek ücrete karşın, yıllar sonra çekilen ‘Hababam’ filminde, Mehmet Ali Erbil’in odasına girip şöyle bir kötü kötü bakması teklifini de, seyircisinin karşısına konuşamaz halde çıkmamak için kabul etmedi. Belki de bu yüzden bizim aklımızda hep Hababam Sınıfı’nın paralı veletlerine ezdirmediği yoksul halk çocuklarına sahip çıkan okul müdürü Kel Mahmut olarak kaldı.
Yoksul mahallelerde geçen o filmlerdeki bozulan ve omuz verilen bütün minibüsler, camları içindeki insan sıcaklığından buğulanan bütün o kalabalık ahşap evler, fabrikalar, okullar bizimdi.
Belleklerimize kazınmaya çalışılan ‘devlet baba’ imgelerine, miting meydanlarında şapka sallayan baba namzetlerine inat, bir ikinci babamız varsa eğer, o da çocuklarını para babası patronlara yedirmeyen ‘Yaşar Usta’, nam-ı diğer Münir Özkul’du.

* CNN TÜRK Karalama Defteri programında yayınlanan Münir Özkul dosyasının metnidir.
** Münir: Aydınlatan, ışık veren





Yorumlar   



Reyhan YILDIZ - Yazarın Diğer Yazıları   





 
    Köşe Yazıları

    Anasayfa
    Haberler
    Kültür Sanat
    Sinema - Tv
    Kitap - Dergi
    Müzik - Konser
    Tiyatro
    Tiyatro Tarihi
    Oyun Tekstleri
    Çocuk Oyunları
    Lirik Tiyatro
    Köşe Yazıları
    Röportajlar
    Tiyatro Toplulukları
    Sahneler - Salonlar
    Ajanslar - Firmalar
    Linkler
    Site Haritası
    İletişim
    Forum
    Üye Ol
    Cast Üyelik

   TV İzlenme Oranları
TV İzlenme İstatistikleri 11.05.2008

1 VAR MISIN YOK MUS
1 VAR MISIN YOK MUS
2 SIRADISI
2 TATLI CADI
3 TATLI CADI
3 BENIM ANNEM BIR M
4 BENIM ANNEM BIR M
4 POPSTAR ALATURKA
5 SHOW TV ANA HABER
5 BENIM ANNEM BIR M

   Faruk KARAÇAY
 Faruk KARAÇAY - Yıkımlar İçin

   Anket
En İyi Haber Kanalı Sizce Hangisi

  CNN TÜRK
  NTV
  SKY TÜRK
  HABER TÜRK
  KANAL TÜRK



Anasayfa | Bize Katılın | Şifremi Unuttum | Linkler | Site Haritası | İletişim